27 Nisan 2016 Çarşamba

Erasmus "Polonya"

erasmus
photo by: İlhan Cavit Sayar :)
     Üniversite 3. sınıfta bir fırsat geldi önüme, fırsatın adı "Erasmus". Erasmus yurt dışındaki ve Türkiye' deki üniversiteler arası öğrenci değişim programı. Benim üniversitem de yapmış bir kaç üniversite ile anlaşma sağ olsun. Bende değerlendirmek istedim ve yolculuğum böylelikle başladı.

     Başvuruyu görür görmez, benim için yapılmış bu program dedim, işte hayalim, bir paragraf uzunluğunda üniversitenin duyuru panosunda duruyor. Hemen başvurmak için neler lazım, ne yapmak lazım, nasıl bir heyecan, hocalara gidiyorum, ne yapmam lazım diye soruyorum. Önce para lazım dediler tabi. Hibe veriyor Avrupa Birliği ama yetmez, üstüne okul da harçlık veriyor, oda yetmez, ailenizde sizi desteklemeli dediler.

     Yabancı dil sınavını başarı ile geçtikten sonra sevgili annemle konuştum. "Git oğlum senin hayalin, bende elimden geleni yaparım."dedi. Annem sağ olsun yazdırmak istedim pasaportun yanına neredeyse, o desteklemese imkansız bir hayal olacaktı benim için.

     Mülakata girdim ve her şey tamam dedim, ailemde destekleyecek. Polonya'ya gitmek istiyorum dedim. "Neden Polonya?" diye sordu jüri. Şu anda seçeneklerim arasında ekonomik olarak en uygun ülke benim için orası dedim. Bunları da düşünmek zorundayım. Tercihlerde Fransa, Almanya, Hollanda vardı ama ben Polonya' yı tercih etmiştim. Sanırım jüriyi o şekilde ikna ettim. Bundan sonra yazışmalar, vize için davet mektupları, İngilizce havada uçuşuyor, şimdi sorsan My name is Happy Man.

    Her zaman yazılarımın arasına sıkıştırırım, keşke dememek için önümüze gelen fırsatları değerlendirmenin bir yolunu bulmalıyız. Şartlar ne olursa olsun eğer size fırsat gelmişse denemeden iyi mi kötü mü bilemezsiniz. Geçmişte hep kötü anıları çıkarıp önümüze koyuyoruz arada iyileri çıkarsak oralardan ve geleceğimize ışık tutsa fena mı olur.

   Üniversiteden başka bölümden bir arkadaşımda Polonya'ya gidecekmiş. Buldu beni, aynı tarihe ve uçağa bilet aldık. Beraber gidecek, birbirimize sahip çıkacaktık. Uzun sürecek olan dostlukların başlangıcıymış bu seyahat, bunu 5 ay sürecek serüvenin sonunda anlayacağım. Ailelerimizle hava alanına gittik. Bir veda sormayın. Sonrasında anneme arkadaşımın ailesi sormuş. "Hiç üzgün durmuyorsunuz?" Annem "Neden üzüleyim, oğlumun hayali bu, ben bu hayalini gerçekleştirmesine destek olduğum için sadece mutluluk duyuyorum. İsteyerek gidiyor ve çok mutlu olacak hiç merak etmeyin." demiş. Sanırım hayatıma +1 puan ile başlamışım.

   Polonya'nın başkenti Varşova'ya indi uçağımız, bizim daha Poznan'a kadar 3 saat yolumuz vardı. Orada arkadaşımın babasının bir arkadaşı karşıladı bizi ve tren garına bıraktı biletlerimiz aldı. Tabi biz de telefon yok, oranın dilini bilmiyoruz. Genç nüfus İngilizce biliyor ama, çalışanların çoğu genç değil. Sonuçta hemen orada bir telefon hattı edindik, ailelerimize haber verdik. Gözlerimizde bir şaşkınlık, aklımızda sorular, ama büyülenmiş gibi bakıyoruz etrafa. Her baktığımız yer başka geliyor bize. Yeşili başka, yağmuru başka. İlk günümüz yağmurla karşıladı bizi Polonya'da.

  Trenimize bindik, karşılıklı koltuklarda oturuyoruz arkadaşımla ama hiç konuşmuyoruz neredeyse, birbirimizi yeni yeni tanıyoruz ve birbirimizden başka kimse yok o trende. Yol geçmek bilmiyor sanki, sonunda Poznan'a varıyoruz. Bizi mentörlerimizin karşılaması gerekiyor ama ben mentöre ulaşamıyorum. Neyse ki arkadaşımın mentörü hızır gibi yetişiyor ve bizi yurdumuza götürüyor, beş ayımızı geçireceğimiz öğrenci yurdu.


  Sonrası daha uzun, daha eğlenceli hepinizin sorularını yanıtlar mı bu yazı bilmiyorum ama akıllarda bir şeyler yaratacağına eminim. Mutlu kalın!

22 Nisan 2016 Cuma

23 Nisan Bir Başka Olmalı İnsan

Adam Mutlu
    Ben orta okulda bando takımına girdim. Önce davul çalarak başladım. O geçitler de davulu o kadar keyifle çalardım ki, hem yürüş hem de davul inanılmaz bir ahenkle akar giderdi. 
Bando takımının provaları bizim en büyük eğlencelerimizdendi. Atatürk'ün Ayvalık' a gelişi,  23 Nisan, 19 Mayıs bizim hasretle beklediğimiz bayramlardı. Büyüklerimiz o bayramlarda çocuklarını izlemek, şiirler dinlemek için akın ederlerdi tören yerlerine, kimi zaman meydanlarda, kimi zaman stadlar da olan bu gösteriler, herkes için geleceğin umut veren neferlerini o sahalarda izlemek demekti. Cumhuriyetin büyük coşkusu, herkesin damarlarında akardı. Şiirler içten gelen en güzel duygularla okunur, büyükler bu bayramlarda çocuklarını gururla izlerlerdi.,

  Yarın 23 Nisan, bugün okullarda kutlanacak, şiirler okunacak, kompozisyonlar kulaklarda yankılanacak, eğlenilecek şenliklerde. Kimisi için eğlencenin zamanı değilken, kimisi için asıl şimdi düşmana korku salma zamanıdır. Bir yazıda, bu güzel 23 Nisan'ın şehit çocuklarına armağan edildiğini ve sonra dan bütün çocukların bu bayrama dahil edildiğini okumuştum. Hem moral hem zafer kutlaması bu bayramlar.

   Bizler bu bayramların coşkusuyla heyecanıyla büyüdük, o sebeptendir ki, çocuklarımıza aynı coşkuyu aktaracağız, ben ve benim gibi büyümüş nesil, çocuklarına aynı aşkı verirlerse, kim ne yaparsa yapsın bu bayramların coşkusunu ve aşkın ateşini söndüremeyecekler.  Atamıza Atatürk'e olan hayranlığımız nesiller boyu aktarılacak ve bu bayramlar hiç bir zaman unutulmayacaktır.

  Boş umutlardan her zaman kaçınan biri olarak, bu taşıdığım umutların boş olmadığını ve beni yormayacağını düşünüyorum. İnsan kendinden bilirmiş ve çevresinden, neyin nasıl şekilleneceği bizlerin fikirlerinden ve bizden sonraki nesillere aktardıklarımızla  gerçekleşecek. Dilerim ki benim neslimden öğretmen çıkan arkadaşlarım, yeni nesillere, kendi evladı ile birlikte, pırıl pırıl öğrencilerine aktaracak bu bayramların  coşkusunu.  Unutulmayacak ve hep yaşanacak.

  23 Nisan'da bayraklarınızı asın balkonlara, Atatürk'ün resmi olsun bir köşede, en güzelinden bir 23 Nisan şiir'i bulun ve onu okuyun çocuklarınıza. Sabahı bile farklı olsun mesela, güzel bir bayram kahvaltısı olsun sofrada. Meclisin ne olduğunu anlatın ve "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." cümlesinin ne kadar anlamlı olduğunu açıklayın. Siz de evinizde bir anlam katın 23 Nisan'a. Unutmayın, siz yaşattıkça ve yaşadıkça kimse unutamaz bu bayramları. Rahmetli dedem bu güzel bayramlarda sabah kahvaltımızda o güzel ses tonuyla İstiklal Marşı'nı okurdu, hala unutmadım unutmayacağım. "Korkma Sönmez"

Mutlu kalın..

21 Nisan 2016 Perşembe

Adam Mutlu Yenilendi

 
mutlu adam

    Herkese mutlu günler. Bahar ayının hüzünlendiği bir Ankara sabahında, bloğuma baktığımda içim açıldı doğrusu. Sevgili Gökhan Tekin'in kütüphane projesi ile birlikte benim de tasarımım yenilenmiş ve düzenlenmiş oldu. Kendsine bizzat teşekkürlerimi ilettim ancak bir yazı ile sizlere  de bunu aktarmak ve Gökhan'a şükranlarımı sunmak isterim.

   Bu kadar teşekkür nedendir diyecek olursanız, kimin aklına gelir ki, etrafına faydalı olmak ve kütüphanesini ihtiyaç duyanlara açmak için uykusundan zamanından ödün verip böyle bir iş yapmak. Blog tasarımı gerçekten zor bir şey, bunun için yetenek ve sabır gerekiyor. Bu ciddi emeği sadece 8 kitap karşılığında yapıyor Gökhan, kesinlikle para talep etmiyor. Sadece kitap göndereyim diyen gönlü geniş insanları da nazikçe reddediyor ve emeğinin karşılığında bu kütüphaneyi kuracağını yineliyor. Dilerim ki her şey gönlünce olsun. Gökhan' bu projeye dahil yazısına bu linkten ulaşabilirsiniz.

   Adam Mutlu bu blogu çok sevdi. Şimdiye kadar bir çok şey denedim ve kendim bir şeyler yapmaya çalıştım. Bazı hatalar oldu ve bloğun düzgün işlemediğine kanaat getirmiştim. İşte böyle düşünceler de iken Gökhan'nın projesine dahil oldum. Şimdi yapacağım şey yazmak, daha güzel şeyler, daha anlamlı yazılar, özgün hikayeler. Her insan bir kitaptır ne de olsa, belki de birden fazla bir kitap hatta kendi başına ayaklı bir kütüphane. Burasıda benim kütüphanem, yenilenmiş, temizlenmiş tozsuz raflarıma hoş geldiniz. Düşüncelerinizi merak etmekle birlikte tavsiyeleriniz varsa hiç bir zaman hayır demem. Mutlu kalın..

19 Nisan 2016 Salı

KARMA

 
adam mutlu

    Ara ara yazıyorum şu sıralar biliyorum. O kadar yoğun bir dönemden geçiyorum ki, önümde sınavlar var beni bekleyen, güzel heyecanlar aslında şikayet ettiğimden filan değil. Blog okumalarına devam edebiliyorum ama yazı yazamıyorum. İstiyorum ki yazılarım özenle hazırlanmış olsun ve bir hikayesi olsun, Aynı zaman da sevgili Gökhan Tekin ile bir tema çalışması yapacağız daha doğrusu ben kütüphanesine kitap göndereceğim oda bloğumu baştan yaratacak, muhtemelen de baya gider o bana, zira bırakmaya hiç niyetim yok. Depoyu dolduruyorum diyelim. Blogtan vazgeçme aşamasını geçtim, daha iyi nasıl yaparım seviyesindeyim.

  Yeni bir bloggerın her gün yazı yazması, sitenin güncel kalması bakımından önemli tabi biliyorum bir çok yer de okudum bunu. Ama işte olmayınca da zorlamıyorum ne yalan söyleyeyim, yalan söylemesem daha iyi. Bu yazıyı sınav için soru çözüp test kitabını bir kenara bırakıp Sihirli Değnek (oyuncu anne) kitabını elime almıştım ki yazmam lazım bir şeyler dedim, böyle de bir durum var, yazmazsam rahatsız oluyorum. O kadar şey yaşıyoruz her gün, hiç bir şeyin yok mu yazacak dedim. İşte o karmaşık düşüncelerin karma yazısı. 

  Bu arada daha bloga ilk başlamaya niyet ettiğim zamanlarda bir yere, neresi hatırlamıyorum, yazarlık başvurusu yapmışım. 3 ay sonra cevap maili göndermişler. Bir de açıklayıcı metin yazmışlar, bunu okuyun ona göre bize cevap yazın. Baktım bir ücretlendirme tablosu var, 25 kuruştan başlıyor, işte kaç kelime yazarsan o kadar artıyormuş filan, en fazla 2 lira olduğunu gördüm ben. Yani oturacağım akşama kadar bilmem kaç tane içerik yazısı yazacağım yayın hazırlayacağım, karşılığında 2 lira alacağım oh ne iyiymiş ya, ben de mi yapsam ne, nede olsa birileri yazıyor iki kuruşta para verirsin mis gibi bloğun sürekli güncel ne kadara 2 liraya, amann dedim boş ver ya, o para gelecek diye beynimin suyunu akıtmanın pek manası yok, mis gibi bloğuma yazarım, dedim zaten şimdi blog dünyasına adım atınca öyle bir başvuru yapmışlığım da yok, ama işte ilk başlarda denemişim demek ki, onlarda taze kan arıyor olsa gerek ki, bu kazı biz yolalım dediler. Karma hayat işte ne yaparsın, herkes kendi işinin nasıl yürüyeceği derdinde. Belki de olması gereken budur, şimdi net konuşmak istemem, işin piyasası böyledir, aranızda yapan vardır, sadece emeğinizin hakkı bu değil demek istiyorum, umarım yanlış anlaşılmam. Ben o kadar ciddi yazacak seviyede de değilim ayrıca. Yazan arkadaşlarım varsa belki bu yazının altına değerli yorumlarını ve tavsiyelerini bırakırlar.

  Bir de ofpof diye bir yer var, eğlenceli yazılar içerikler filan, önce bir denesem mi dedim, hemen facebooktan bağlantı kurup katılabiliyorsun, sonra ondan da vazgeçtim, bu karma benim kafamı karıştırıyor sanırım, bir yere odaklanma mı engelliyor. Şuan da düşündüğüm tek şey yarın için kendimi bir tık yukarıya taşımak her anlamda. Eğitim, iş uğraş blog, gelişim ve yenilik her zaman iyidir. Ben biraz sağlamcıyım sadece büyük adımların büyük getirisi olabileceği gibi götürüsü de büyük olur. Mutlu olmanın yollarını aramaya devam ediyorum ki adıma yakışsın. Ne demişler ne ekersen onu biçersin, etme bulma çemberi karma. Mutlu kalın.

14 Nisan 2016 Perşembe

GÖZLEMLEMEK BİR SANATTIR



gözlemlemek bir sanattır

   Günler uzamaya, havalar ısınmaya başladı. Mutluluk dozunun bir miktar daha arttığı zamanlardayız şimdi. İnsanlar daha bir neşeli oluyor sanırım, havalar güzelleşince ve günler uzayınca, yapılacaklar çoğalıyor, gezmeler, okumalar, kahve molalarını açık hava yerlerde yapmaya başlamalar filan.

  Her zaman izleyici olarak hayatın bir köşesinde oturdum. Gezmeye bile gitsem insanların eğlencelerine ortak oluyorum. Onlar bu aktiviteleri yaparken insanları da izlemeyi eksik etmiyorum. Tabi kimseyi rahatsız etmeden ve izleniyormuş duygusunu yaşatmadan, benimki daha çok gözlemlemek.

  Ayvalık'ta meydan vardır. Meydanda karşılıklı iki durak, ben liseyi orada okudum. Otobüs beklerken o durağa oturur insanların koşuşturmacalarını izlemekten çok büyük keyif alırdım. Sonra insan büyüdükçe insanların hareketlerine daha çok anlam, yüklüyor. Herkesin kendine has mimikleri, davranışları konuşmaları onların duygularını gözler önüne seriyor. Bir insanın bakışından onun niyetini  anlamanız çokta imkansız bir şey değil. İyi bulduklarımı atıyorum hafızaya, kötülere ise, ben böyle olmamalıyım demek ki diyorum.

  Gözlem yapabileceğiniz en iyi mekanlardan biri de hastanelerdir. Dün diş ağrısıyla doktora gittim. İyi ki sabah erkenden gitmişim. İlk muayene sırasını aldım, daha doktorlar gelmemişti bile. Devlet diş sağlığı merkezlerinde çalışan doktorları, fabrika işçilerine benzetiyorum bazen. Odaya girdiğinizde yana yana dizilmiş beş dişçi koltuğu, arada paravanlar ve her bir koltuğun başında bir doktor. Hastaların biri giriyor, biri çıkıyor. Koltuklara oturan hastalarda fabrikadan çıkması gereken malzemeler. Ama buna rağmen doktorlar gerçekten ilgili ve anlayışlı. Sadece ilk defa gidiyorsanız ve daha önceleri özel bir dişçiye gitmişseniz bu kalabalık ortamı biraz yadırgıyorsunuz. Ama ben daha önce de gittiğim için, deneyimliyim artık daha rahat hissediyorum.

  Yaşlı bir amcam benden hemen sonra sırasını aldı geldi oturdu. Onun doktoru başka belli ki onu bekliyor. Neyse benim doktor geldi, muayene etti beni ve filme gönderdi. Buralarda film sırası biraz yoğun oluyor ama çalışanlar takır takır film çekiyorlar. Yarım saat kadar bekledim sanırım o kadar kalabalığa iyi bile. Filmi çektirip, doktora haber verdim. Onlar bilgisayardan bakacaklar ve ona göre tedavi başlatacak doktor. Ben film sırasındayken, benden sonraki hasta koltuğa oturmuş bile, beni bekleyecek halleri yok tabi sonuçta herkes hasta. Başladım beklemeye, amca da hala bekliyor. Doktoru çıkıyor bir ara kapıdan, "kızım ne oldu bizim dişler" anlıyorum ki, ya dişleri yapılacak ya da ölçü alınacak, çünkü amcanın ağzında diş yok. "Amca bende senin gibi bekliyorum, laboratuvar dan gelmeleri lazım" derken biri geçiyor, " ne oldu bizim amcanın ölçüler, hadi ama hasta 1,5 saattir bekliyor." dedi Doktor. Sevindim biliyor musunuz, gerçekten doktorun personelini fırçalamasına değil elbet, belki onun elinde değildir ama doktorun hastayı anlamasına sevindim. Demek ki dedim, sadece çok iyi problem çözen matematik yapan ve sınavları geçip "yürü ya kulum" sayesinde doktor olmamış bazıları. Gerçekten içinde insaniyet duygusuyla doktor olmuşlarda var. Sağ olsun. Onun gibi insan derdinden anlayan doktorlarımız çok olsun.

   İnsanın yaptığı işte bile içinde bir insaniyet olacak. Eğer yok ise yaptığı iş ne kadar iyi olursa olsun, kişi ne kadar yetenekli olursa olsun, içinde insaniyet yok ise hiç bir şeye yaramaz.

   Bu aralar Oyuncu Anne Şermin Çarkacı' nın  Sihirli Değnek kitabını okuyorum. Bu kitaba ayrıca bir yorum yazısı yazmayacağım için bir alıntı ile yazımı bitirmek isterim.

  "Hayat nerede ineceğinizi kendinizin tayin edemediği uzun bir yolculuk. Mutluluk bir hedef değil. Bu yolculukta hissettiklerin, yaşadıkların gördüklerin, göremediklerin, merak ettiklerin söylediklerin, tanıştıkların, duyduklarında mutluluk. Eğer mutluluğu yolun sonuna koyarsak belki ulaşamadan inebiliriz trenden. Mesele yola çıkmadan önce onuda alabilmekte. Mesele halihazırda içinde olduğun bu uzun yolcuğun tadını çıkarabilmekte."
Mutlu kalınız.

11 Nisan 2016 Pazartesi

KRAL KAYBEDERSE- GÜLSEREN BUDAYICIOĞLU

Gülseren Budayıcıoğlu
  
   Bu kitap Gülseren hanımın 4. ve son çıkardığı kitap, kendisini sıkıca takip ediyor, çıkardığı her kitabı hemen almaya gayret gösteriyorum. Bir kere okuduğunuzda sizde çok merak edecek, devamı nerede bu kadar yaşanmışlığın diye sorular soracaksınız. Zira bunlar kitap olmanın dışında bir psikiyatrisin anılar ve aynı zamanda aynı havayı soluduğumuz insanların yaşanmışlıkları.

  Ne zamandır aklımda aslında, bu kitaplardan bahsetmek, ama 3 sene önce okudum Gülseren hanımın kitaplarını, bu sonuncuyu eşime hediye olarak almıştım, o benden önce okudu ve bayıldı tabi ki kitaba, bir an önce okumak istedim ama fırsat bulamamıştım. Blog ile beraber nedendir bilmem, kitap okumak için muhakkak bir fırsat yaratıyorum, onu bulmaya çalışmıyorum ben yaratıyorum bu fırsatı.

   Gülseren Budayıcıoğlu "Madalyonun İçi", "Hayata Dön", Günahın Üç Rengi" olmak üzere üç kitap yazmıştır. Bu kitapları bir solukta okudum. Hepsi için ayrı ayrı duygularımı yazmak isterdim ama üzerinden çok zaman geçti. İnanın bana bu kitaplar sizi kendinize getirecek, içinizde çok tuhaf duygular yaratacak, bazen hüzünlendirecek, bazen sevindirecek ama en çok şükür ettirecek. Hani hepimiz çok zor şeyler yaşıyoruz üstesinden gelmeye çalışıyoruz ya, işte bu kitaplarda üstesinden gelmenin derin sırları var. Kendinize dönmenin, kafanızın en arkasında kalmış korkularınızın su yüzüne çıkma ihtimali ve yüzleşme var. Geçmişinizde hesaplaşamadığınız ne varsa, bugününüzü nasıl etkilediğini hayret ederek anlamaya başlayacaksınız.

   "Kral Kaybederse" son kitabıdır. Yeni bitirdim ve duygularımı taze taze aktarmak istedim sizlere ve de kendime. Kitaba büyük bir merakla başladım, çünkü eşim ve annem çok beğenmişlerdi ama benim yanımda konuşmayın kitabı daha okumadım diye uyarıyordum onları. Bir çok kahramanımız var kitapta, Kenan, Handan, Fadi ve niceleri.

  İnsanı bir alıyor bir bırakıyor bu kitap, bazen o kadar hüzünleniyorsunuz ki, nasıl böyle bir hayat yaşanır diye eleştirmeye kalkıyorsunuz. Ama sonra benzer şeylerin başınızdan geçmiş olması ya da geçecek olması ihtimali geliyor aklınıza ve eleştirmekten vazgeçiyorsunuz. Bilinç dışından sıkça bahsediliyor kitapta, bilinçaltına aşinayım ama bilinç dışı yeni benim için, aslında yeni değil ama kavram olarak yeni, ben bunu daha çok olumsuz düşündüğün ne varsa seni bulur olarak açıklıyorum, Gülseren hanım bir ruh bilimci olarak bilinç dışı diyor. Ne bilinç dışıymış ama, aman dikkat edin bilinç dışınızın farkında olun yoksa sizi çok fena bozuyor, tıpkı Kenan Bey gibi, Kral gibi.

  Kral var bir tane ama ne kral, neler yaşamış, nereden nereye gelmiş, bitmesin, burada bitemez dedim sonuna doğru ve baktım yazar da aynı şeyleri düşünmüş sanırım mesleğinden midir nedir, okuyanı bile anlıyor Gülseren Hanım. Terapiye gitmiş kadar oluyorum onun kitaplarını okurken. Kral'a bir çok kızıyorum, bir de üzülüyorum ona, yazık diyorum. Gözlerim doldu okurken, kendime güldüm, neden dedim bu kadar içine giriyorum bu kitapların. Böyleyim ben,filmin, kitabın karakterine bürünürüm o duyguları ben yaşıyormuşum gibi mutlu da olurum, mutsuz da olurum. Genelde mutlu olmayı tercih ederim tabi ama, hayat bu her zaman mutlu olamıyorsunuz ki.

  Bu kitap beni çok etkiledi, her kitaptan etkilenirim ama, o karakterleri belki tanıyorum, belki gördüm, karşıdan geçti, belki haline üzüldüm onların, gerçekler beni her zaman daha derinden etkiler. Bir de umut etmenin bazen ne kadar tehlikeli olabileceğini anladım. Sanırım umut etmenin de bir sınırı olmalı, "özellikle bunlar yalan umutlarsa" diyor Gülseren Hanım.

     "Mevlanın dediği gibi karşılıklar esasına göre işliyor sistem, ne bir katre hayır karşılıksız kalıyor, ne de bir katre şer. Bu dünyada ne yaparsan, dünya er veya geç sana onun karşılığını mutlaka veriyor." (Kral Kaybederse- Gülseren Budayıcıoğlu)


    Mutluluk bazen insanın tek başına sağlayabileceği bir şey değildir. Çevremizden destek alarak mutlu bir insan olma yolunda ilerlemek daha iyi gelir. Güzel vakit geçirdiğiniz, sizi dinleyen, anlayan birileri olması sizi mutlu eder. Onlara arkanızı dönmeyin. Mutlu kalın..

6 Nisan 2016 Çarşamba

BOLU YEDİGÖLLER DE NE VAR?


   Yedigöller Milli Parkı
   Ankara'nın soğuk ve kasvet çökmüş havasından biraz uzaklaşmak için bir çılgınlık yapıp Bolu'nun Yedigöller milli parkına bir hafta sonu kaçamağı yaptık eşim ve oğlumla. Yol gözümde büyüse de bir şeyler yapmalı farklı bir hava solumalıydık. Bütün haftanın stresini arkamızda bırakmak bu günübirlik yolculuğa değerdi.

   Sabah erkenden İstanbul yolundan Bolu'ya doğru yola çıktık. Otobandan 2 saatte Bolu'ya vardık. Ben Yedigöller tabelasını kaçırmasaydım iyi olacaktı tabi. Geri dönüp doğru yola girdiğimi düşünmüştüm ki, ne bir tabela var nede doğru yolda olduğumu gösteren bir belirti. Oradan birine sorayım dedim. "Pardon, Yedigöller Milli Parkına gidecektim, doğru yolda mıyım? Sanırım bu soruyu ilk soran ben değildim. "Bak bu yolu böyle dümdüz git, düz hep ileri." diye aldım cevabımı. Gittim tabi dümdüz, ama hala bir levha görememiştik. Köylerin içine girdim, patika yollardan araba ile geçtim neredeyse, güzel ve farklı bir yolculuk oldu. Bizim oğlan mızırdanmaya başlayana kadar.

   Neyse ki navigasyon var. Öyle ya da böyle sonunda doğru yola girdim. Ormanın içerisine doğru kıvrılarak devam eden bir yol. İndik, çıktık sonunda Milli parka ulaştık.

   Girer girmez sağlı sollu göller karşılıyor sizi. Adı da buradan geliyor zaten Yedi tane göl var parkın içinde. Yanımıza ne bir yemek aldık ne de atıştırmalık bir şeyler, orada vardır nede olsa diye düşünmemiştik. Sonradan öğrendik ki sadece bir kafe varmış orada. Neyse ekmek arası köfte varmış kısmetimizde, ama yenilebilirliğinden biraz şüpheliyim. Çok açtık, karnımızı doyuracak kadar yedik mecbur. Siz siz olun ya gitmeden önce karnınızı doyurun, ya da yanınıza yiyecek bir şeyler alın. Mangal, tüp olayı yasak orada bu arada haberiniz olsun.

   Nasıl güzel bir manzara kucakladı bizi anlatamam, sanki yağlı boya resmi gibiydi, sağlı sollu göller, akan sular, ormanın o muhteşemliği alıp götürdü bizi. Bizim oğlan göle girmek istedi tabi. "Baba denize girelim." Babacım burası göl, bak kimse yüzmüyor." Çocukta haklı tabi, top oynayalım hadi dedim. tutturdu topu denize atacakmış,"Atarsak alamayız oğlum" dedim ama nafile. Sonunda topu elinden alıp vik vik kurbağalara bakmaya gittik. İlk defa kurbağa görmüş olmanın şaşkınlığı içinde kaldı bizimki. Ama 3 yaşlarında bir çocuğu orada zapt etmek gerçekten zor. Göl ayağınızın dibinde ve girintiler, çıkıntılar yoğunlukta, yani demem o ki, eğer fırsatınız varsa sevdiceğiniz ile baş başa gidin. Alın çayınızı, kahvenizi banklar var oturur manzaraya bırakırsınız kendinizi. Kitap okumak orada bir meditasyon gibi gelir insana. Balık tutmak ile ilgileniyorsanız, oltanızı da yanınıza alıp tutmaya çalışabilirsiniz tabi. Çadır da kalmak aklınızın bir köşesinde varsa, oradan gölün dibinde çadırınızı kurup konaklayabiliyorsunuz. Bizim tecrübe etmeyi istediğimiz bir şey değil şimdilik.

   Çok kalamadık ama 3,5 saatlik yolculuğumuza deydi diyebilirim. Nefes alıp her şeyi bir kenara bırakabileceğiniz cennetten bir köşe adeta. Gidin huzur bulun, sevin, gözlerinizi kapatmadan o hayalin içinde gözünüz açık var olun. Mutlu kalın..

4 Nisan 2016 Pazartesi

KÜÇÜK PRENS İLE ÇOCUK OLMAK



    Sevgili Kitap Güneşim bloğunda yorumunu okuyarak hemen edindiğim bir kitap küçük prens. Şu sıralarda müzeleri ve sergileri var bu kitabın. Ne kadar da büyüleyici bir atmosfere sahip ki bağlanan bir daha bağlanıyor.

   Üniversite den hocam Mehmet Sobacı' nın bir koleksiyonu bile var. Farklı diller ve Lehçelerde biriktirdiği bu koleksiyonu bir çok etkinlikte sergiliyor ve ilgililerin küçük prensin dünyasına dalmalarına olanak sağlıyor. Üniversite yıllarında bu kitaba neden bu kadar ilgi var diye düşünüp dururdum. Aslında daha önceden okuduğum bir kitaptı. Anlıyorum ki, her yaşta farklı bir gözle bakıp, her kelimenin altında farklı bir anlam arıyorsun. Sanırım büyüyoruz ve büyürken arkada bıraktığımız bir çok masum şeyi bu gibi kitaplar sayesinde yeniden hayatımıza sokuyoruz.

   İlk kez okuduğumda sadece fil yutan bir boa yılanıyla ilgilenirken, şimdi okuduğumda büyümüş olmanın arkamda neleri bıraktırdığını fark etmemi sağladı. Küçük Prens o kadar gezegen geziyor ki, her birinde aslında içinde yaşadığımız hayattan karakterler var. Baktığınızda o kadar  boş işler ile ilgileniyorlar ki. Tıpkı bizler gibi, ne kadar önemli işler yapıyoruz değil mi?

  Kitapta sürekli "Büyükler anlamazlar, onlar sadece sayılardan anlarlar" cümlesi geçiyordu. Bizim için hayat hep rakamlardan ibarettir, onları toplar, çıkarır, gün hesabı yaparız. Bırakın gün hesabı yapmayı, bir saat sonra ne yapacağız diye düşünürüz. Sürekli cebimizdeki paranın hesabını yaparız, doğru, biz karşımızda gerçeklik istiyoruz ve küçük hayalleri önemsizleştiriyoruz, daha büyük daha önemli işlerimiz var bizim, kime göre neye göre.

  Yakaladığım ve içimde gerçkten bir duyguyu harekete geçiren bir kelimesi daha var, "Bir şeyden milyonlarca olabilir, örneğin bir gül, ama bu gül senin gülünse o tüm evrende sadece bir tanedir." Bunun gibi bir şeydi, okurken not yazmadım açıkçası. Bir eşyadan bir sürü olabilir ama benim olan eşya ya da her ne ise, benim ona yüklediğim anlam ile çok değerlidir ve tekdir.

  İnsan için de aynı, baktığınızda da bir sürü insan var, ama biri sizin eşini, biri sizin dostunuz, anneniz, babanız, kardeşiniz olabiliyor. Onların bizim dünyamızda kapladığı alan hiç bir insana veremeyeceğimiz kadar değerli ve onları özel kılıyor. 

  Her zaman gönül gözünü açık tutmaktan bahsederim burada da o kadar güzel anlatmış ki yazar bize. "İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçekleri görebilir." Bizler bunu ne kadar becerebiliyoruz bilmiyorum ama, her insan yüreğiyle bakmayı öğrendiğinde acaba dünya nasıl bir yer olurdu demeden edemiyorum.

  Son olarak bu kitap gerçekten insanın görüşünü çok etkiliyor. Ara ara okunabilecek ve her okuyuşta sizi farklı bir aleme taşıyacak Küçük Prens. Mutlu kalın..