30 Mart 2016 Çarşamba

OLDU DERSİN DE, OLMAZ!

   Sabahları başında bir yük olur insanın, uykuya doyamama, biraz tembellik isteği, uyanmışsındır ama kalkmak istemezsin yatağından, sonra içeriden bir ses "Baba, kalkabilir miyim? Sabah oldu baaakk! "Kalk oğlum gel yanıma" derim, pıtır pıtır koşar adım gelir yanıma, oyun oynarız biraz, sonra "hadi kalkalım kahvaltı yapacağız. Neden bana bisküvi vereceksin? " Bisküvi vereceğimden o kadar emin ki, neden vereceğimi sorguluyor sıpa. Sen istiyorsun diye oğlum.

  Telaş sabahtan başlıyor. Sonra herkes işe, insanın ailesinden çok iş arkadaşlarını gördüğünü düşünen bir ben değilim sanırım. Sabah kahvaltısı, kahve, öğlen yemeği, yemek üstü çay, akşam yemeğini evde yemeyi tercih ediyorum. Ailenin sosyalleşmesini sağlayan bir yuvarlak masa bu benim gözümde. Sabah geliyorsun işe, bir bakıyorsun dünün aynısı.

  Hayatımızın monotonluğu sarmışken, arada bir kaçamaklar yapmak gerekiyor değil mi? Hayatı daha çekici kılabilmek için. Fırsatları iyi değerlendirmek lazım, insanın hayatında değişiklik lafı bile içimizde bir yerlerde heyecan uyandırabiliyor. Acaba ben böyle bir şeyi yapabilir miyim? sorusu, sanki duvardan duvara çarpıp yankı yapıyor kafanızın içinde. Acaba yüksek lisans yapabilir miyim? Halkla ilişkiler de ikinci üniversiteyi mi okusam, iş değiştirsem mesela olur mu ki? Hadi bir cesaret sadece adım atman gerek, gerisi çorap söküğü gibi arkasından gelecek zaten. Sonra oldu dersin de olmaz! Ne yapalım kısmet değilmiş dersin, ama pes etmek yazmaz kitabımızda devam, bir hedef varsa oraya ulaşılacak.

 Yüksek lisans hayalleri kurarken, bunu neden yapmak istiyorum? Sorusuna önce kendimin güzel cevaplar vermesi lazımdı. Düşünürken cevapların gelişi aynen şöyleydi; Köreldin sen dostum, artık sadece geçmişten gelen bilgiciklerle yarısını unuttuğun terimlerle idare eder oldun. Terminoloji senin önüne geçti, birileri iki akademik muhabbet etse böyle mal gibi bakıyorsun. Bundan daha iyi olman lazım, her zaman başına geleni tek düze sürdürmek senin kalıbına yakışıyor mu? Nerede o senin girişken ruhun. İste ve elinden geleni yap, oldu dersin de olmaz ise sen yoluna bak. Ne geliyor elinden bir sırala bakalım.

  Cevaplar benim bir şeyler yapmam için teşvik niteliğindeydi, biraz da kendi kendimi gaza getirdim yani. Ne var insan çevresinden aldığı destek ile, "Sen yaparsın, elinden kurtulamaz," gibi gururunu okşayan sözlerle bir işe kalkışmasının neresi sakıncalı olabilir ki! 

  Tam zıttı soruların cevapları da vardı tabi. Mesela " Güzel kardeşim sen 7 yıldır aynı sektörde dirsek çürütmüşsün ne işin var senin Halkla, İlişkiler'le, Tanıtım ile filan, bak kendi işine. Canım iç sesim anlamıyorsun galiba, istiyorum ya, Kendimi geri kalmış, her şeyden uzaklaşmış, tek bir kalıbın içine girmiş gibi hissediyorum. Açım ben öğrenmeye aç, yetmiyor bana, yaşadığım deneyim dahası olsun istiyorum.
 
  Sonunda ikna ettim gönlümü, bir maraton başlayacak, sınavlara gireceğim, ardından yüksek lisans başvuruları, AÖF de ikinci üniversite için kayıt zamanını bekleme, okuma, çalışma yazma ve dahası. Durmayacağım, durdurulamayacağım.

  Hatta sonu hüsranla biten bir görüşme bile yaşadım. Alanımın tamamen dışında farklı bir iş deneyimi şansı. Birileri vesile oldu. Yapar mısın ? Dediler yaparım dedim. Sonuçta yapamayacağım işin altına girmem. Bende sanıyorum ki, vesile olan kişiler kol kanat gerecek, bende işi kapacağım ohh mis. İşte öyle sıradan bir iş değil ha. Yurt dışı imkanı filan var. Aha dedim hem bizim için, hem de oğlumun geleceği için kaçırılmaz bir fırsat. Ben elimden geleni yaptım. Oldu dedim, olmadı. Kol kanat gerememişler belli ki, olsun güzel insanlar onlar.
 
   Benden size bir tavsiye eğer birine iş konusunda ya da her hangi bir şey için teklifte bulunacaksanız gerçekten arkasında durabilecek ve ona bu imkanı sağlaya bilecekseniz teklif yapın. Sonuçta umut bizim damarlarımızda bir deli deniz gibidir. Dalgası geldi mi için içine sığmaz, bedenin sana küçük gelir, bu deli denizi umutla coşturup, sonrasında basit bir rüzgarla dağıtmayınız. Yani işin özeti torpiliniz yetmiyorsa, kimseye iş teklif etmeyin, sonra kırılıyor bizim umutlar. O yüzden "oldu dersin de, olmaz" koydum yazının başlığını.


  Sizlerinde fikirlerini merak ediyorum açıkçası, mutlu kalın..

24 Mart 2016 Perşembe

"ZAMAN" DURMAYAN BİR ŞEYDİR!

zaman uçuyor

  Facebook sayfasını açıp baktım, 7 gündür bir şey paylaşmadınız yazıyordu. O kadar geçti mi sahiden. Halbuki ne kadar çok şey yaşanmıştı. Yeni başlangıçlar, birilerine yardım, üzüntü, acı, sinir, öfke. Sadece 7 günde bir sürü şey yaşayıp hiç bir şey paylaşmamak tuhafıma gitti, demek ki yazmanın zamanı geldi, ilham sadece bir cümleden çıktı, "7 gündür bir şey paylaşmadınız." Elim gitti klavyeye aslında beğenmedim sonra yazacaklarımı, düşüne düşüne aklımda pekiştirmek istedim. Bir şeyler yazdım aslında ama kafamda buruşturdum daha kağıda dökmeden, kağıt israf etmek istemem.

  Gündemimizdeki olaylar o kadar yoğun ki, bombalar, bombacılar, tutuklananlar açıklamalar, çocuk istismarı meselesi var bir de hiç girmeyeyim sinirlerim alt üst oluyor. Normalde kendini kontrol edebilen biriyimdir ancak söz konusu çocuk olduğu zaman gözüm pek bir şey görmüyor. Adıma yakışmayacak sözler sarf edebiliyorum. Helede "Bakan" dediğimiz bazı kişilerin nereye gideceğini düşünmeden yaptığı açıklamalar, neyse siyaset yapmak istemediğimi söylemiştim biliyorum ama biz olmuşuz siyaset. Bir gün siyaset sadece insanın iyiliği için yapılır belkide. Çok bir şey de değil hani, sadece insanca yaşamak, çocuklarımıza iyi bir gelecek vermek istiyoruz.

  Çocuklarına iyi bir geleceği sadece parayla verebileceğini düşünen insanlar varsa baştan yanılıyorlar. Siz evladınıza iyi bir insan olmayı öğretmezseniz, çok paranızla istediğiniz yerde eğitim aldırın, o hiç bir zaman iyi bir insan olamayacak. Travmalar yaşamış ve aile tarafından desteklenmemiş bir çocuk, hayatını nasıl şekillendirebilir. Bir kereden bir şey olmaz deyip, "Çocuğunuza vurursanız, o da bunda bir sakınca görmeyecektir.  Hadi siz öğrettiniz, ama çocuk nasıl bir çevrede büyüyor nasıl bir okula gidiyor etrafında kimler var, o çocukların aileleri nasıl, öğretmeni nasıl. Biz böyle bir dünya da nasıl çocuk yetiştireceğiz. Sanırım annemi daha iyi anlıyorum. İnsanın evladı olduğu zaman çocuğu için endişelenmek başlıca düşüncelerinden oluyor.

  Sevgili eşimle evlilik yıl dönümümüzü kutladık. İlk zaman ki gibi hala. Hala gözlerinde kendimi bulduğum, bakamadığım da karanlığa düştüğüm, içimde büyüyen her anını güzelleştiren bir aşkla seviyoruz birbirimizi. Kendisine baykuşlu bir kolye hediye ettim. İlk defa sürpriz yapabildim. Genelde saklayamam hemen söylerim. Ne kadar da mutlu oldu. Sürpriz daha bir başka oluyormuş bunu öğrendim. "Seninle yeniden doğduğum günümüz kutlu olsun Sevgilim." Yazdırdım karta da, insan gerçek aşk da kendisini yeniden buluyor ve sanki ondan öncesi yokmuş gibi hissediyor. Bozacak insanlara rast getirmesin Allah. Genelde Allah bozmaz, kullar bozar böyle güzel şeyleri.

   Zaman ne kadar çabuk geçmiş, oğlumuz büyüdü artık kendi başına bir birey oldu. İstekleri var, istemedikleri de var. Sanırım o büyüdükçe biz de büyüdük. Ne de olsa zaman durmayan bir şeydir. Ne kadar kaliteli kullanırsınız o kadar kazanırsınız. Her fırsatta kendisi ile ilgilenmeye ve ona örnek olmaya çalışıyorum. Eğer ben bu zamanı güzel kullanamazsam biliyorum ki, o da ileride benimle zaman geçirmek istemeyecektir. Böyle bir hikayede var. Adam, çocuğuyla hiç ilgilenmemiş, eve gelmiş, televizyon izlemiş, çocukla oyun oynamamış, merak dahi etmemiş. Çalışıyor ya, çok yoğun. Zaman geçmiş, duracak hali yok! Artık çocuk hiç konuşmamaya başlamış, bu sefer de babası konuşmak istiyormuş ama çocuk geldiği gibi odasına kapanıyormuş. Adam yaptığı yanlışı sanırım anlamıştır. Küçük yaşta çocuk ile ilgilenip güzel bir bağ kurmazsanız, büyüdüğü zaman o da sizinle bir bağ kurmayacaktır. İyi ki varlar, yorgunluktan dilim dışarıda da gezsem oğlum ve eşim ile geçireceğim zaman bir daha asla geri gelmeyecek. Zaman durmayan bir şeydir nede olsa. Mutlu kalmaya çalışın!

17 Mart 2016 Perşembe

TERS DÜZ- MERT OFLUOĞLU

Film, dizi Ters Düz  Sevgili Kafa Dergi Mert Ofluoğlu'nun kitabını çoğunuz biliyorsunuz. Geçen hafta edindiğim kitabı, bitirdim ve daha önce Mert'e bir şeyler yazmak istediğimi söylemiştim.
   Hemen başladım bu kitaba, ilk sıraya koydum bunu okumalıyım, ne yazmış nasıl yazmış gözümde canladırmaya çalıştım. Sonra peşini bıraktım. Bu emeğin tarifi yok sanırım. Şurada bir yazı yazmak için, arada sırada zorlanırken, oturup bir kitap yazmak ne kadar emek ister. Biraz eleştirel bir duyguyla başladım kitaba, yalan yok, ama sonra vay vay, demek öyle, vallahide olmuş, ne güzel yazmış demeye başladım. Mert kardeşimin ilk kitabı, geleceğinin de olduğunu gösteriyor.
  Bozbalık ne kadar güzel bir yer. Yaylasında koştum, havasını içime çektim, deresine taş attım. Hatta köy meydanında döndüm durdum Ece ile beraber. ( Ece Duman kahramanımız.). Bir kar yağıyor sormayın, evin içinde soba yanmıyorsa soğuktan yataktan çıkmayı istemediğiniz bir ev düşünün. O evin verandasında hava alırken burnunuz donup düşebilir. Bir eğlenceleri var bu kadar insanın oraya gidebileceğini düşünemezsiniz. Kitabı yaşadım içine girdim, Mert Ofluoğlu öyle güzel tasvir etmiş ki, dalıp gitmemek, ağaçların arasında koşmamak mümkün değil.
  Bir de büyük şehrin ne kadar bunaltıcı olduğuna da değinmiş. İçinde yaşadığımız bu şehirler de  neleri kaçırdığımızı anlatmış bizlere. Kitabın içinden seçmeler yapmak istemedim, çünkü öyle bir bütün ki, ilk sayfasından son sayfasına kadar götürüyor sizleri. Hiç beklemediğim olaylar örgüsünde kendimi olayı çözmeye çalışan bir polis gibi hissettim, itiraf ediyorum çözemedim. Sonunda öğrendim neyin ne olduğunu.
  Tamam dedim bitti. Bitmemiş Mert bizi ikinci kitabın sinyallerini vermiş. Ters Düz oldum mu? Evet, oldum adı gibi okurken sonuna kadar, beklenmedik olaylar ve heyecanlar içinde buldum kendimi.
  Mert Ofluoğlu bunu bir dizi ya da sinema filmi yapmak istiyor. Olması muhtemel, dizi olsa izlenir. Ama "Mert sağlam bir yapımcı bulman gerekecek ya da onun sana gelmesi, maliyeti biraz kabarık olabilir. İstediğin oyuncularla hele of of :)" Okurken gözümde canladırdığım içine girdiğim bir şeyi dizi ya da film olarak düşünürüm. İşim gereği de sahneleri kafamda kurarım. Umarım gelecekte ekranda görürüz filmini belki de montajını ben yaparım belli mi olur. Yolun açık, ışığın bol olsun. Sevgili aileni senin gibi bir evlat yetiştirdikleri için, seni de ailene hayırlı bir evlat olduğun için tebrik ederim. Mutlu kalın.

16 Mart 2016 Çarşamba

NERESİNDEN TUTSAM OLMUYOR!

NERESİNDEN TUTSAM OLMUYOR!
  Ben siyaset yapmam, yapamam eğer bir konuda yeterince bilgim yoksa, bileni dinlerim, fikrimi söylerim. Şu sıra Adam Mutlu değil. Yazılar bir geliyor bir gidiyor. Neresinden tutsam olmuyor. Karalar bağladıktan sonra hepimiz kendi hayatımıza döndük mecburuz. Yakınımız dahi göçüp gitse bu dünyadan en fazla 1 bilemedin 2 hafta sürüyor yasımız.
  Trafikte ki araçlara temkinli davranıyorum şu sıra. Oğlumu bir yere götürmeye korkuyorum, bisiklet istiyor, yaşadığım yerlere bakıyorum, başka merkezlere gitmeyi göze alamıyorum. Duraklara bakıyorum sık sık, ya bende o durakta bekliyor olsaydım diyorum, ya benim canım orada olsaydı. Benim felsefem ayağa kalkmak üzere kurulu. Hayatın bir yerinden tutup ayağa kalkmak lazım. Endişe ile, korku ile yaşanır mı bu yalan dünya! Gelecek lazım bana oğluma verecek, yeni umutlar lazım. Her şey güzel olacak! demem lazım.
  Artık ses çıkaramaz olduk haksızlıklara. Sokağa çıkamıyor insan, tencere tava bile çalamıyorsunuz pencereden, indirebilirler her an sizi. Çıksanız ne olacak, kim dinliyor bizi, sizi. Ekmek derdine o kadar çok düştük ki, ben oyumu verdim ötesini boş verdim. Elden daha fazla ne geliyor ki! Sırf düşüncelerime uymuyor diye hayatımın teklifini reddettim. Şimdi pişman oluyorum sanırım. Baktığımda esnaf gibi olmak lazımmış. Yani güç kimde ise ona yakın dur. İşin hallolur gül gibi yaşar gidersin. Medya patronu gibi olmak lazım, iktidar kimdeyse ona yakın dur rating artar. Yok işte yapamıyorum, neysem oyum, ne eksik ne fazla. İyi olana yakın kötü olan uzak duruyorum. Hakkımsa istiyorum, değilse bana gelmese de olur diyorum. Bu kadar, zor değil insan olmak!
 Yazamıyorum, hikayemi anlatmaya elim gitmiyor şu sıra. Biraz daha essin rüzgar belki dağıtır kara bulutları üzerimden, biraz daha anı biriktiririm. Belki o zaman mutlu kalın diyebilirim.

14 Mart 2016 Pazartesi

ANKARA'DA HAYALLER PATLADI

Ankara da bomba  Bugün bambaşka bir şey yazacaktım. Dünümü karaya, yazımı kana buladılar. YGS vardı, dün hayaller vardı. Bir çok öğrenci ya da yetişkin hayallerinin peşinden heyecanla koştu sınava, oradaydım biliyorum. Eşim 10 yıl aradan sonra sınava girmek istedi onun da bir hayali vardı. Velisi olarak bekledim. İnsanların ne kadar heyecanla ve dalgın oluşlarını izledim.

 Dışarıda bir çocuk bahçesi vardı. Kitabımı okuyordum. Kulaklarım çocukların şen kahkahalarıyla mutluluk doluyordu. Gülümsüyordum onlara, düşe kalka oyun oynuyorlardı parkta. Ne güzel hayalleri vardı onların, Tek dertleri kuşları yakalamaktı.Onlar gibi uçmayı hayal ediyorlardı belki de.  Sonra kuzgunlar ötüşmeye başladı. Güvercinler sinyali almış gibi birden kaçıştılar, hepsi aynı anda anlaşmış gibi uçtu gitti. Korktu ufaklık hayalleri uçup gitmişti. Kuzgun, muzaffer bir sesle ötmeye başladı. Artık yemek onun hakkıydı güvercinler uçtu miniğin hayalleriyle.

  Gözlerim yerde ki izmaritlere takıldı. Çok kızdım, burası bir çocuk parkı, ne işi vardı bu pisliklerin burada. Oğlum ile parka gittiğimizde, soruyor bana "baba bu ne?" "Pis o babacım" diyordum. İçimden "pis insanların pis düşünceleri ile atılmış pislikler." Ne vardı hiç değilse onların temiz dünyasını pisletmesek mecbur muyuz çocuk parklarında sigara içmeye, hadi içtin çöpte mi yok kardeşim. Kuşlar geldi sonra, bir rüzgar esti dağıldı o kasvet, ayaklarımın dibinde ekmek kırıntılarını yiyorlardı. Miniğin hayalleri geri gelmişti. Yine peşlerine takıldı.

  Sınavdan çıktı eşim, hava da ne güzeldi. Gençler bazen gülümseyerek bazen somurtarak çıkıyorlardı sınavdan. Ankara'da hayalleri vardı ya da Ankara'nın dışına çıkacaklardı. Bir sınav daha bitti. Umutlarını bekler oldular. Güzel geçti dedi eşim, hadi hava alalım. Eymir'e gittik. Ne kadar da kalabalıktı. İnsanlar cıvıl cıvıl, kuşlar eşliğinde kimisi bisikletle, kimisi yürüyordu, temiz havanın tadını çıkararak. Soluklanalım dedik, oturduk gölün kıyısına. Sonra sanki bir kuzgun ötmüş de güvercinler dağılmış gibi gitti güzel hava, rüzgar çıktı, esiyor dedim, kara bulutlar dolanıyor, ağlayacak gökyüzü.

  Oğlum "Parka gideceğiz mi baba?" dedi. Hadi dedim yağmur yağmadan oynayalım. Hafta sonu parka gitmekti hayali. Defalarca kaydıraktan kaydık. "Bir daha, bir daha" diyordu. Sonra bulutlar rahat vermedi, eve gidin diyordu bize eve gittik.

   Tanıdık bir telefon geldi, "iyi misiniz?" diyordu. İyiyiz de ne oldu? Bomba patlamış Kızılay'da kızıl olmuş her yer, haberlere bakın dedi. Bakamadık. Zaten görüntü görsek ne, kızıl işte. Ankara' da Hayaller patladı dün. Bir sürü arkadaşım aradı. "İyiyiz" diyerek açıyordum artık telefonları. Başka bir kelime edemiyordum. Yutkunuyorum belki biraz da utanıyorum konuşurken. Evdeyiz bulutlar uyardı bizi, gitmedik bir yere. Orada olanlar bir kabus, bir korku filmi değildi, gerçekti. Acıydı, tarifsizdi.

  Yeni çocukları olmuş bir yakınımız o kadar üzgündü ki, evladını dışarı çıkarmak bile istemediğini söyledi. Kendimizi nasıl koruyacağız, evlatlarımızı. Allah kimseye evlat acısı vermesin. Orada evlatlar, anneler, babalar vardı.Sabır diliyorum onlara. Rahmet diliyorum hayatını kaybedenlere.

  Terörün cinsiyeti, rengi, ırkı yoktur. Terör yalnız başına bir lanettir. Adam Mutlu bugün mutlu olmayı başaramadı. Ayağa kalkmak için zaman gerekiyor. Daha taze acılar varken üzerine bir de Ankara'da hayaller patladı yine. Günlük konuşmalarda bile bir kasvet varken, yemeğin tadı yokken, sevginin arkasına sığınarak, sevginin ve hayatta olmanın şükrüne vararak geçiyor bir gün daha. Mutlu kalabilirsiniz umarım.

  

12 Mart 2016 Cumartesi

AŞK VE BAB-I ESRAR

"Gönül gözün kapandığı için, aklın sınırlarından çıkamıyorsun."

    "Çünkü aşıklar öyle bir dil ile konuşur ki, o dili ancak deliler anlar. Doğru senin işittiğin sözleri ben söyledim. Dopru bu tapınağı Sülayman Peygamberin başına yıkarım dedim. Ama ben o kuşa aşığım ve aşıkların yolu, kanunu, ahlakı yoktur. Onların tek yolu vardır Aşk. Onların tek yasası vardır, Aşk. Onların tek ahlakı vardır Aşk. Onlar sadece aşkın diliyle konuşur ilim ve aklın dili aşkın bu renkli dilinin yanında sönmüş bir ateş gibi cansız kalır."
 
  "Madde aleminin güneşi doğduğunda, mana aleminin güneşi kaybolur."
(Ahmet Ümit- Bab-ı Esrar)

www.ahmetumit.com
   Kitap okumak benim için keyif demektir. Çalışmadığım zamanlarda, tatillerde yaptığım bir hobi gibi. Blog hayatıyla birlikte bunun böyle olmadığını daha iyi anladım. Hayat evladımızla birlikte çabuk akıp gidiyor. Hobi bir kenarda kalmış, unutulmuştu. Onu tekrar geri kazanma yolunda emin adımlarla ilerliyorum. Artık oğlum yattıktan sonra, alıyoruz kitapları elimize.

  Kitap bloğu yazan arkadaşlardan çok güzel bir liste yaptım ve kitapları aldım. Aslında okuyamadığım kitaplarım vardı ama olsun çok güzellerdi dayanamadım. Hem blog yazıp, hem de kitabı olan arkadaşlar var, onlarında kitaplarını almaya başladım. Kafa Dergi Mert'in Ters Düz kitabıyla başlamış oldum.

 Ben kitap yorumu işini, bu konuda blog yazan arkadaşlara bırakıyorum. Size kitabı okurken, nasıl bir duygu yaşadığımı anlatmaya çalışacağım. Hangi kitap olduğunu yukarıda yaptığım alıntıdan biliyorsunuz.

  Geçtiğimiz yaz başlayıp yarıladığım 6 ay ara verdikten sonra, blog hayatıyla birlikte yeniden elime alıp tamamladığım Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar kitabından bahsetmek istiyorum.

  Kahramanımız Mrs. Karen, diğer adı Kimya, bir sigorta şirketinde çalışıyor ve bir soruşturma için yıllar önce kendisini ve annesini terk eden babasının memleketi Konya'ya gidiyor ve olaylar başlıyor. Ben mesnevi ile örülmüş, içinde Mevlana ve Şems geçen bu tarz kitapları çok seviyorum. Bu tarzda okuduğum ilk kitap Elif Şafak'ın Aşk romanı idi. Bittiğine üzüldüğüm bir kitaptı oda, çok zaman oldu yeniden bir ele almak lazım.

  Bazı yazılarımda, gönülden istemek lafını çok kullanırım. Gönlünüzden geçeni aklınız doğrulamaz, aklınızdan geçeni kalbiniz istemez ise iki ters istek hiç bir zaman bir olmayacak. Dervişler de gönül gözlerini açmak için, Allah yolunda bütün madde hayatını bırakırlarmış. Bu nasıl bir aşkmış ki, insanı mecnun edermiş. Tek başına kaldıramazlardı bu yükü ve bu aşıklar bir maşuk ararlarmış kendilerine. Yukarı da, kitaptan bir kaç alıntı vermek istedim. Okuduğumda tüylerimi diken diken eden.


  Her aşk iki kişinin arasında ki değilmiş demek ki, biz normal yaşantımızda ki aşk ile zor başa çıkarken, bu derin aşkın ağırlığıyla nasıl başa çıkardık bilemiyorum. İnsanın içinde ki gücü araması benim çok tekrarladığım bir olumlamadır. Bizler değerliyiz ve her şey bizim için var. Dert, üzüntü, kalp kırıklığı bizim için. İllaki madde alemini bırakmamıza da gerek yok. Kendimize ne kadar değer verirsek ve iyi insan olma yolunda ilerlersek hayat bize çok güzel imkanlar ve fırsatlar sunacaktır. Her bir birey içinde ki gücü ortaya çıkarabilir yeter ki bunun farkında olalım. Mutlu kalın.

10 Mart 2016 Perşembe

HOŞ GELDİNİZ!

blog ziyareti
  Önce Anne Güncesi, ardından Bahçe Perim beni haftanın blogu seçerek, blog ailesine katılmamı sağladılar. Bu etkinliği başlatan Dağınık Anne' de seçilenin bir Hoş geldin yazısı yazmasını istemiş sayfayı ziyaret edenler için.  Madem öyle Hoş geldiniz!
 Blogu açtım bir kaç yazı yazdım. Sonra bakıyorum, ne gelen var ne giden! Bu sırada başladım blogları gezmeye, ama nasıl! Bir o blog bir bu blog derken, dedim bu şahane yazılara bir yorum bırakmamak olmaz, işte o içten yazdığınız yorumlar, sizi birilerinin fark etmesine sebep oluyor. Öyle link filan da hiç yazmadım, bulmak isteyen buldu blogumu, bir de üstüne haftanın blogu seçilince, oh ne güzel başladı yorumlar gelmeye, bununla birlikte yazmak daha bir sorumluluk gerektirir oldu. Sanırım şu an için  80 e yakın blog takip ediyorum ve bunun yanında günde 20 tanesini okuyorum, ama çok hızlısınız biraz yavaş lütfen :) Sırf yorum yapmak için yorum yapmıyorum, ama zannetmeyiniz ki ziyaret etmiyorum, takip ettiğim her bloga yayınladıkları reklamlar dahil bir girip bakıyorum. Bu bana tekrar dan okuma aşkını kazandırdı ve kitap ile ilgili takip ettiğim bloglardan bir kitap listesi yaptım ve almaya başladım, zamanla okuyup okurken hissettiklerimi burada paylaşacağım.

 Ben blogu söyleyecek çok şeyim olduğu için açtım, bunları bir sıraya koydum ve fırsat buldukça yazıyorum. İnsan üstüne, aşk üstüne, kendimizi nasıl daha mutlu yapabiliriz üstüne yazılar yazıyorum, aynı zamanda kendi hayatımda yaşadıklarımı ve buradan çıkardığım dersleri sizlerle paylaşıyorum. Umarım okurken kendinizde bir şeyler bulursunuz ve ruhunuza bir parça dokunabilirim. Hoş geldiniz sefa geldiniz..

8 Mart 2016 Salı

İNSANLIK GÜNÜ


     Ben kahraman bir annenin iki çocuğundan biriyim. Kahraman diyorum annem için, zira kendisi babasız iki çocuk yetiştirip bugünlere getirdi. Küçükken kaybettiğimiz babamız gitmeden bize çok şey öğretti. Onunla ilgili daha sonra bir şeyler yazmak isterim. En önemli öğütlerinden biri annenize laf söyletmeyin, onu üzmeyen ona hayırlı evlatlar olun. Allah herkese evladın hayırlısını versin. Umarım hayırlı evlatlar olabilmişizdir.

İnsanlık günü   Kadınlar günü benim için her zaman  farklı olmuştur. Bilen bilir, sevgililer günü ile ilgilide bir şeyler yazmıştım. Biz millet olarak bu günlerin anlamlarını başka şekilde yorumlamayı çok iyi beceriyoruz. Blog da ki yazılarda gördüğüm kadarıyla hemen hemen herkes de aynı görüş hakim. İnsan olabilirsek önce, böyle günlere gerek kalmasa değil mi?
 
  Bugünün neden kadınlar günü olduğunu İnternet de ya da bloglar da bulabilirsiniz çok faydalı bilgiler var. O yüzden tekrar burada anlatmak istemiyorum. Emekçi kadınlara armağan edilmiş bir gün. Biz millet olarak o kadar fazla acıya şahit olduk ki, kadınlarla ilgili, bugünün içine haksızlıkları, eşitsizlikleri, ezilmeleri sığdırdık. Geçmişten gelen örfleri adetleri sürdürdü annelerimiz, nasıl yetiştiyse kendi, kız evladını da öyle yetiştirdi. Ben artık bu döngünün kırıldığına inanıyorum, inanmak istiyorum. 80' ler de doğmuş, bireylerin çoğunun, artık çocuklarını daha farklı yetiştirdiğini, onların yaşayamadıklarını kendi çocuklarında bir serbestlikle sağlayacaklarına inanıyorum. Yani sen kızsın ama güçlüsün, kendi başına da idare edebilir bir meslek sahibi olabilir, sevdiğin adamın yanında sadece onu sevdiğin için kalabilirsin fikrini verecek bu anneler. Ekonomik sebeplerden ya da toplum baskısından dolayı sevmediği bir adamın yanında hapis olmayacak bir kadın.
 
  Erkekler de adam olmayı bilecek, eğer adam olamıyorlarsa zaten hiç bir şey olamazlar.Kendisini sevmeyen bir kadını yanında tutmak niye? İstemiyor seni işte, neyine dokunuyor da üsteliyorsun, senin kas gücünün daha fazla olması kadına istemese de sahip olabileceğin anlamına gelmiyor ki. Kaldı ki sahiplik ne kadar çirkin bir söz değil mi? Affedin önce kelimelerimizden başlamalıydık kendimizi  düzeltmeye.

  Yaradan kadınlara doğurganlık özelliğini vermiş, her şeye kadir  olan Allah, neden erkeklere vermemiş bu özelliği..

   Benim kahraman anacım 28 yaşında kaybetmiş kocasını, iki çocukla gencecik bir anne, talibi çıkmış, çok evlenmek isteyen olmuş, ama annem istememiş. Baba değil de giden anne olduğunda babalarımız altından kalkamıyorlar değil mi, bir hanım gerek onlara. Buna çok şahit oldum, belki nadir babalar da vardır evlenmeyip kendisi yetmeye çalışan çocuklarına. Aklımız ermeye başladığında sorduk, "Annecim sen neden evlenmedin?". Hatırladığım kadarıyla aktarmak istiyorum sizlere cevabını:

   Babanız gittikten sonra ben üç kişiydim. Beni sevenin kocaman bir yüreği ve Peygamber sabrı olması gerekirdi. Bazısında vardı belki ben güvenemedim, evlatlarımı kimseye ezdirmek ve muhtaç etmek istemedim. Gözünden anlarsın oğlum, adamın hamurunda ne var gözünden anlarsın.!

  21 sene geçti hiç evlenmedi annem, bizleri evlendirdi, torunlarını seviyor şu sıralar, hala yanımızdadır, arkamızda değil yanımızda bizim yolumuzu gören bir yerde rehber olarak hayatımızda. O yüzden her kadın kahramandır benim gözümde, yücedir. Sevmeyi hak eder, sevilmeyi hak eder. Nazik davranılmayı hak eder. El üstünde tutulmayı hak eder. Anneye of bile denmez yazar, Kitabımız da boşuna değil ya!

  Genel olarak kadınlar, kendi başlarının çaresine çokta güzel bakarlar. İş erkeklerin eğitilmesinde, onların olaylara, kadınlara daha farklı bakmasında. Eşitiz değil mi? O zaman lafa geldiğinde eşit olmayalım, kadınlar içinde aynı şeyi söylüyorum, eşitliğinize sahip çıkın, istediğiniz zaman kadınlığın arkasına sığınmayın güçlü olmayı seçin, eğer bir erkeğe bir şey yaptırmak istediğinizde "Ama sen erkeksin" derseniz, eşitliği kendiniz bozmuş olursunuz. "Kadınlığın arkasına sığınmayın" cümlesini açıklama gereği duydum yanlış anlaşılmasını istemem.
   Siz güçlüsünüz, özünüzde birer kahramansınız. Elbet bir gün tüm dilekler gerçekleşecek. Kadın da olsa, erkek de olsa önce insan olmalı! Emekçi kadınlar günü kutlu olsun. Her gün insanlık günü olsun Mutlu kalın..

7 Mart 2016 Pazartesi

"EGO" SADECE BİR OTOBÜS DEĞİLDİR

  
  Cumartesi günleri bizim eşimle anne-baba saati zamanımız, bizim ufaklığı babaanneye bırakıp, aklımıza ne eserse onu yaparız. Akşamları da bizim sohbet zamanımızdır, masamızı kurar o haftanın kritiğini yapıp, yeni haftaya bir önceden bir şey bırakmadan başlarız. Çocuk olan evde anne baba birbirine zaman ayırmazsa ilişki biraz yıpranabiliyor, birazdan da fazla olma ihtimali var. Birbirini seven iki kalp uzak kalırsa, güneşten uzak kalan çiçekler gibi solar. Bir şekilde özel bir şeyler yakalamak gerek. Hayatın karmaşası ve sorumlulukları içerisinde mutlaka bir zaman ayırmalı ve özel kılmalı kalpleri. Evliyseniz ya da geleceği olan bir ilişki istiyorsanız egonuzu bir kenara bırakmalısınız. Nedir bu "Ego"? Ankara' da olanlar bilir, EGO Belediyenin otobüs işletmesidir. Tabi biz bundan bahsetmeyeceğiz :)

ego otobüs değildir.  Ego, baktığınızda bir çok tanım bulabilirsiniz. Duygu ve düşüncenin bir insanda ki hali. Kişinin kendisini her şeyden üstün görmesi, benlik duygusu gibi anlamları vardır. Burada bahsetmek istediğim hep ben, hep bana, en haklı benime sahip olan ego tanımıdır. İlişkinizde egonuz varsa burada biraz sorun yaşayabilirsiniz.

  Yazılarımda biraz uzmanmışım gibi yazdığımı fark ettim, bu konuda affınıza sığınıyorum, yaşadıklarımı ve tecrübelerimi anlatmaya özen gösteriyorum, bunun da didaktik bir dilden ziyade, tavsiye niteliğinde olmasına çalışıyorum. Bildiğiniz üzere insan sarrafı olmak biraz daha hayat tecrübesi ister. İyi bir insan olmak aslında hepimizin bildiği altın kurallardan geçiyor değil mi? Bir uzman değilim ama iyi insan olma yolunda ilerlediğimi düşünüyorum. Zaman zaman şöyle yapmalı, böyle yapmalı yazdığıma bakmayınız, ben ne yaptıysam onu yazıyorum. Bu sorunu yazmada tecrübe kazandıkça aşacağım sanırım, şimdi yazıya bir hikaye ile devam etmek isterim.

  Eski zamanlarda erkekler evliliklerinden yakınırlarmış, dedikodunun bol olduğu kahvehanelerde bunları tartışırlarmış. Aralarında örnek gösterecekleri Ahmet Efendi varmış. 20 senelik evliliklerini güllük gülistanlık yaparmış Ahmet Efendi, bir gün sormuşlar, "Ahmet Efendi sen şu evliliği kavgasız gürültüsüz nasıl sürdürürsün bize de söyle şu işin sırrını" demişler. Ahmet Efendi başlamış anlatmaya; "Ben eve giderken tepem atıksa fesimin püskülünü sol tarafa çeviririm, bizim hanımda bunu bilir. Ben eve geldiğimde eğer fesin püskülü sol taraftaysa, hanım bana hiç ilişmez yemeğimi koyar, çayımı verir, ayaklarımı uzatıp oturmama da ses etmez." demiş. "Peki yenge hiç mi kızmıyor, morali bozuk olmuyor.? "Olmaz mı!" demiş Ahmet Efendi. "Bizim hanım beline bir yemeni bağlar, canı sıkkınsa o yemeniyi başına bağlar, o zamanda bende hiç ses etmem, yemeğimi yerim, çayımı alırım, koltuğuma oturur, ona hiç bulaşmam" demiş. "Peki Ahmet Efendi, senin püskül solda, yengenin yemeni de başında ise ne oluyor?"

 " Kapıdan girdim, püskülüm solda, bakarım hanıma yemeni belindeyse, hızlı bir hareketle fesin püskülünü soldan sağa atıveririm demiş! İşte o zaman güllük gülistanlık oluyor hayatımız."

   Bu hikayeyi severim, olması gerekenin bir özeti gibi geliyor bana. Her zaman püskülün yerini değiştiren Ahmet Efendi değil tabi, yenge hanımda muhtemelen, hızlı bir hareketle, yemeniyi başından alıp beline bağlıyordur. Karşılıklı anlayış, biraz alttan almak, iki taraflı olacak tabi! Olayların seyrini de değiştiriyor. Egomuzu dizginleyebildiğimiz zaman,eve girerken dışarıda giydiğimiz kimlikleri dışarıda bırakarak, kendimiz olabildiğimiz zaman işler daha kolay oluyor.

  İlişkilerin başlıca sorunu çiftlerin birbirine verdiği, "Neyin var senin?" sorusuna verilen "Yok bir şey!" cevabı. Ben hayatımda bunu hiç kabul etmiyorum. Eğer birinden negatif bir enerji aldıysanız, o bunu zaten saklayamaz, mutlaka açık eder. Ya da sizin için de geçerli.  "Yok bir şey" benim için bir cevap değildir. Bir şey var ama şuan da konuşmak ve paylaşmak istemiyorum diyebilirsiniz.

  Sizleri sıkmadan yazımı bitireyim, mutlu kalın sevgiyle kalın..

5 Mart 2016 Cumartesi

BİR TUTAM FİKİR

bir tutam fikir
Hayat komiktir aslında,
hüznü de komiktir, o yüzdendir ki biz
önceden ağladıklarımıza güleriz hep sonraları
sıradanlaşır her acı
alısılmıstır artık ona
o komiktir tıpkı hayatın
yaşandıkça sıradan ve komik olması gibi
yokluğu kalır kaybedilenin
ve heyecanı kaplar yeniden doğanın
çocuklukta yaşanılan en kötü şey komik olur büyüdükçe insan
kalabalıktan dayak yemiş olmak o an için acı verir
ama komiktir başkasına anlatmak
bizi mutlu edende bu özelliğimizdir..
değerlidir insan ve komiktir.

Hayallerimiz var ya hep tutunduğumuz işte o Allah'ın bize hediyesidir.
bir evsizin hayalidir evde oturmak
ya da bir ayyaşın hayalidir
şarap dolu bir küvette yıkanmak.
Hayal etmektir yaşamak..
Sayısal loto oynadığınızda,
çıkma hayaline kapılmaktır mutlu olmak..
çıkmazsa 1 liraya yeniden satın almaktır o hayali..
Hayal etmenin ulaşılmaz bir tarafı yoktur ki..
olmasaydı bir neden,
neden hayal edesiniz olmayacak bir şeyi
hayal edilen her şey olma yolunda geliyor işte..
bir ev bir araba bir iş bir eş hayal etmek..
mutluluğu istemek, en hüzünlü anlarda
biraz gülebilmek, her şeyi unutup yola devam edebilmek,
imkansızı istemek dünyadan neden hayal olsun ki..

  Çok öncelerden yazıp, bir kenara koyduğum yazılardan, madem bir bloğum var, gün yüzüne çıkma zamanı şimdi, beğeninize sunmak istedim, iyi hafta sonları..

4 Mart 2016 Cuma

GEÇMİŞİN TOZU-2

  Değerli dostlarımın yorumları benim bu yazının ikincisini yazmama vesile oldu. İlginize teşekkür ediyorum, ilk yazıyı okumadıysanız  buradan ulaşabilirsiniz.

  Üniversite sınavı bir çoğumuz için hayatımızın yönünü belirleyen çok önemli bir dönüm noktasıdır. Gelecekte ne yapacağınızı belirleyen, sizi siz yapacak zorlu bir yol. Bu sınava çalışmak, sınavın verdiği strese dayanmak bir hayli zor. Kendimizi eve kapatıp, sosyalleşmenin sıfır olduğu zamanlar. Bir gencin uyanışı ve hayatına yeni heyecanların girebilme umudu bu sınav. Ne olsam, ne olsam diye düşünüp zart diye karar verenimiz pek azdır sanırım. Genelde okul hayatı boyunca yaşadıklarımız ve deneyimlediklerimiz bizi bir yerlere savuruyor ve bir noktada kitleniyoruz.
  
   İlk yazımda daldan dala nasıl konduğumu yazmıştım ve son karar sözel bölüm olmuştu, yanında tiyatro vardı bir tek. Okulun tiyatrosunu bırakmamıştım. Okulda "Gelincik" diye bir oyunu yönetip oynadık arkadaşlarla. Benim için harika bir duyguydu. Daha sonra tiyatroya genişçe bir yazı yazmayı düşünüyorum.

   Lise son sınıfta dershaneye başladığımdan bahsetmiştim. Arkadaşlarıma yetişmek için çok çalıştım. Sonunda onlarla aynı puanları almayı başarmıştım. Bunu o kadar çok istiyordum ki, düşünün, 100 soruluk bir türkçe deneme testi çözülüyor. Ben 50-60 doğru yaparken, sınıfın kalanı 80-90 doğruları görüyordu, kendimi baya yetersiz hissetmiştim. Ama hırslı bir insanım başarısızlık beni sadece kamçılar, moralimi bozup bir kenara çekilmeme neden olamaz. Bunu da basketbola borçlu olduğumu söylemek isterim. Hırsımı doğru yönlendirmemi sağladı.

  Sınav geldi çattı. İzmir'de girdim sınava o zaman tek sınav vardı ÖSS. Anneme gelmesine gerek olmadığını söyledim, bunu kendim başarmalıydım ve ailemin yanımda olması gerginliğimi artırabilirdi. Sınava girdim ve geriye beklemek kaldı. Sonuçlar açıklandığında ise başarmanın vermiş olduğu mutluluk sardı içimi. Çok çalıştım, gönülden istedim ve ilk tercihim olan Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo televizyon sinema bölümünü kazandım. Hayatım değişti ben değiştim.

  Bazı arkadaşlarımın "Neden Tiyatro seçmedin." dediğini duyar gibiyim. Ben de çok isterdim ama o zamanki maddi sıkıntılar benim yetenek sınavlarına girmeme engel oluyordu. Ayvalık gibi bir kasabadan İstanbul'a, Ankara'ya hatta İzmir'e gidip o sınavlara giremezdim. Çünkü sınavlara girmek için, hazırlık kurslarını almanız ve sınav içinde ayrı bir para yatırmanız gerekiyordu, bu sebepten bana ikinci yakın bölümü seçtim. Ama tiyatrodan kopmadım.

  Üniversiteye kaydımı yaptırdım, o nasıl bir şeydir, nasıl bir mutluluk, çeşit çeşit insanlar, dışarıda içeriye giremeyen anne babalar. Üniversite senin bir birey olarak hayata başladığın bir kurum. Orada veli yok sen kendinden sorumlusun, kaydını, dersini her şeyini sen seçiyorsun, sudan çıkmış balıklar olarak bakıyorlar çömezlere. Bir hoca derste aynen şöyle söylemişti hiç unutmam, "Sizler bir sınava girerek buraya geldiniz ve bir sürü şey bildiğinizi düşünüyorsunuz, aslında hiç bir şey bilmiyorsunuz hepiniz sıfırsınız, burada her şeyi yeniden öğreneceksiniz." İlk önce bizi yerden yere vuruyor diye düşünmüştüm ama sonradan hocama hak verdim. Orada her şeyi yeniden öğrenip farklı şekilde yorumluyorsunuz, yani eskiden baktığınız gibi bakmıyorsunuz olaylara, çevreye, lisede ki gibi okumuyorsunuz kitapları.

  Üniversite de lisede ki alışkanlıklarımı sürdürmek istedim, önce okulun basketbol seçmelerine katıldım, bu konuda her zaman kendime güvenmişimdir, seçildim. Maçlara çıktım. Ama bunu profesyonelliğe taşıyamayacağımı biliyordum. O yüzden çabuk bitirdim oradaki maceramı, bir kaç maça çıktım o kadar. Birazda adaletsiz davranıyorlardı. Adalet benim için önemli bir şeydir ve bıraktım. Tiyatro yeniden gözümde biriciğim oldu. Demiryolu Sanat Tiyatrosu' nun açmış olduğu kursa katıldım ve onlarla bir çocuk oyunu çıkarıp bir sene boyunca sergiledik, sonra animatörlük yaptım. başka tiyatrolarda görev aldım. Zaman çabuk geçiyordu ve mezun olunca hemen bizi yönetmen yapmayacaklarını daha sonradan anladım.


  Size şu iki yazıda yılları anlattım beni ben yapan yıllar, yaşanmışlıklar, hayatın rüzgarı sert eser, sizi öyle bir savurur ki eğer dümenini sıkı tutmuyorsanız nereye götürdüğünü bilemezsiniz. Şimdi olduğum yerden mutluyum, dümeni ben çevirdim, sürekli bir arayış içindeyim, ne yapabilirim kendimi nasıl tazeleyebilirim diye düşünürken blog yazarken buldum kendimi, umarım devamını getirebilirim. Hayatınızın dümenini sizin yönlendirmeniz dileğiyle. Mutlu Kalın.

2 Mart 2016 Çarşamba

"AŞK" a ALIŞMAK

aşka alışmak    Ne güzeldir sevmek sevilmek, sizde sevgi ve aşkı ayrı tutanlardan mısınız? Ben ayırırım ikisini, herkesi sevebilirsin, insan olarak seversin, kardeş gibi seversin, ama herkese aşık olmazsın, ne yüce bir duygu, en zoru en heyecan vereni, en dert vereni. Sağ yanını dolduran bir kalp, ruh ikizin mi dersin, ruh eşin mi. Böyle kıpır kıpır yapan bir sevda. Gözlerine bakmadan durmadığın nefesini hissetmeden soluyamadığın, yokluğunda gözlerinde bir yaş gibi aşk. Biter mi böyle bir duygu, söner mi ateşi, yok olup gider mi? Aşk mı sanırsın her duyguyu yoksa başka bir yeniliğin heyecanı mı sarar seni. Ayırt edemezsen aşk ile heyecanı, kocaman bir yanlış bekler seni işte o zaman biten aşk mıdır? Yoksa ilk defa deneyimlediğin heyecan mı biter acaba? Ne çok soru sordum, sorarken de cevaplıyorum sanırım kıyısından köşesinden aklımda, benim cevaplarım çok önemli değil. Bir resim çizmek istedim.

  "Ben hiç aşık olmadım ki, nasıl bir şeydir bilmem." Bu kelimeyle çok karşılaştığım oluyor. Böyle bir duygunun geldiğini bilemezsin ki, hissedersin, eğer hissetmiyorsan gelmemiştir, dolmamıştır sağ yanın. Gelir çalmaz kapını, dolaşır etrafında ama sen göremezsin, eğer kendini kapatıyorsan, aşk kaçar gider. Gönülden aşık olmak istemek, bir dileği tam istemek onun sana gelmesini beklemek, beklerken de gözlerini ve gönlünü açman gerek. Korkarsan eğer, korku dolu bir aşk yaşarsın, yaşayacaklarımız dan korkmak bizi zayıf yapar ve içten içe bitirir.  Seviliyorsan eğer, sevmeyi de bilirsin, bir ruhun içinde kayboluyor, onda diğer yanını görüyor ve o seni tamamlıyorsa aşıksın tebrik ederim. Hepimiz sayfalarca yazı yazabiliriz aşka dair, ne hissettiğimize dair, o kadar özel ve özgündür ki bu duygu, senin aşkının tarifini bir tek sen yapabilirsin." Ben hiç aşık olmadım ki." den ziyade ben nasıl aşık oldum, ne hissettim neler geçti yüreğimden, eğer bu sorulara cevap verirsen aşkının nasıl olduğuna dair haritasını çıkarabilirsin.

   Aşk biter sevgi kalır sözüne, daha öncelerde inanırdım. Bu fikrim uzun zaman önce değişti. Evliliklerde, uzun süreli ilişkiler de aşk gerçekten "aşk" ise bitmez, sadece ona alışılır. Bu nasıl bir şeydir? Kendimce tarif etmeye çalışayım, eminim sizlerde okurken kendinizi tarif edeceksiniz.
 

   Aşka alışmak, aşkının bitmediğini görmek güzel bir şey. Sevgililer dünyasında "Aşkımız bitti belki ama seviyoruz birbirimizi" lafları çokça dolanır değil mi? Ya da ben öyle düşünüyorum. Aşkın şarabından içtiysen eğer gerçekten bitmesi gibi bir şey olabilir mi? Ben kabul etmiyorum böylesine güzel bir duygunun yıllarda kaybolup gitmesini, başta da söylediğim gibi, yaşadığın aşk mı? yoksa yeniden yaşamaktan mutluluk duyduğun bir heyecan mı? Eğer aşk ise o hala vardı sadece onun varlığını alışmışsındır. Onu beslemezsen eğer küser kırılır, aynı heyecanı vermez sana doğru. Beslersen; şiirler, güzel sözler, sıcacık bir bakış, hiç konuşmasan da içten bir dokunuş, avucunun içinden akıp giden o güzel enerji, kalbinden yaydığın "seni seviyorum" çığlığı besler aşkınızı, hayatınızda ki aşka alıştınız onu besleyin. Aşkınızın kaybolup gitmemesi dileğiyle.. Aşık kalın.