7 Aralık 2016 Çarşamba

YOLO Dünyası için Geri Sayım Başladı!

YOLO Dünyası için Geri Sayım Başladı!
haydar-colakoglu-yolo-uygulama

Ulaşımda En Pratik Yol O!  sloganı ile yola çıkan ve Uber’in karşılaştığı en güçlü rakip olan girişim YOLO için geri sayım başladı. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoğun ilgi gören şehir içi, konfor ve kaliteyi birleştiren yolculuklar sağlayan platformlara bir yenisi daha ekleniyor. Kısa süre içinde hayatımızda farklı bir yer edinmeyi hedefleyen girişimin adı YOLO.

YOLO, şehir içinde lüks segment araçlar ile şehir içi VIP taşımacılık hizmeti veren ve sektöre çok iddialı girerek diğer rakiplerine nazaran çok farklı iş modeli ve kazanç vaat eden bir mobil uygulama. Dünyada Uber modeli olarak bilinen mobil uygulamanın Türkiye versiyonu olarak planlanmış olan YOLO, uzun süren Ar-Ge çalışmaları sonucunda ortaya çıkmış.

YOLO’yu dünyadaki benzerlerinden farklı kılan en önemli özellik TR’de hukuksal altyapısının sağlamlığı ve farklı kazanç modelleri. YOLO, hem kullanıcılara, hem de iş ortaklarına sağladığı yeni nesil bir iş modeli ile kısa sürede yola çıkıyor.

haydar-colakoglu

YOLO, TEB Holding ve Çolakoğlu Grup Yönetim Kurulu Üyesi Haydar ÇOLAKOĞLU başkanlığındaki güçlü yatırımcı ve yönetim kadrosu ile de dikkat çekiyor. Yönetim kademesindeki 12 kişilik tecrübeli ekibin, 1 yıl süren çalışmaları sonucu ortaya çıkardıkları YOLO, şehir hayatına yeni bir soluk getirmeyi planlıyor.

haydar-colakoglu-teb-genel-mudur

Haydar Çolakoğlu teb genel müdür

haydar çolakoğlu kimdir

Ulaşımdaki zorlukları keyif ve konfor ile çok uygun koşullarda sunmayı hedefleyen ekip adına konuşan YOLO Yönetim Kurulu Başkanı Haydar ÇOLAKOĞLU şunları söyledi;

“Günümüzde temel ihtiyaçlarımızdan biri olan şehir içi konforlu seyahatin hızlı, güvenli ve ucuz olarak sağlanabilmesi başlangıç noktamızdı. Bununla birlikte, kayıt dışı kalan birçok seyahatin kayıt altına alınarak vergilendirilmesi, sektörde hukuksal altyapının sağlamlaştırılması yeni düzende yeni normallere alışan bizler için çok önemli. İşlerimize teknolojiyi en verimli şekilde entegre etmek hem kullanıcılarımıza hem de iş ortaklarımıza yüksek kazanç sağlayacaktır.

YOLO yüzde yüz yerli yapım bir uygulamadır. Amaçlarımızdan biriside bu iş modelini hızlı bir şekilde ülke dışında da kullanılan bir marka yapmaktır. YOLO’nun temel felsefesi bundan ibarettir.

Kendi kurucularımızın sağladıkları desteklerin yanında, henüz başlangıç aşamasında iken Los Angeles merkezli bir yatırım şirketinden 16 milyon dolar değerleme ile bir kısım yatırım aldık. Kendileri ile yaptığımız çalışmalar sonucunda da “you only live once” baş harflerinden oluşan YOLO isminde karar kıldık. Bunun yanısıra Los Angeles, San Francisco, Londra ve Zürih merkezli yatırımcı grupları ile de görüşmelerimiz devam etmekte. Bu güç birliği platformu ile hem UBER gibi bir dünya devine rakip olacak, hem de Türkiye’den bir dünya markası çıkartabilmek için çalışacağız.

haydar-colakoglu-yolo-turkiye

Başlangıç gününde 300’ün üzerinde araç ile hizmet verecek olan YOLO ile kullanıcılar, tek tuş ile araç çağırabilecek, ulaşım ücretlerini kredi kartları ile ödeyebilecekler. Araçta unuttukları herhangi bir eşyanın güvende olduğunu bilecekler. Yıl sonu hedefimizde 1000’i aşkın araçla hizmet vermek var.

Bu uygulamaların yanısıra yolcularımızı çok özel kampanyalardan da faydalandıracağız. Farklılıklarımız, ilk günden bu ayrıcalıklar ile görülecek. Kasim ayında acilacak beta surumu ile İstanbul`un bazi seckin mekanlarinda yapilacak test surusleri ile hizmete baslayacak olan uygulama üzerinden özellikle tanıtım günlerimizde kayıt yaptıran yolcularımıza 15 Aralık - 4 Ocak tarihleri arasında ücretsiz ulaşım hakları, çeşitli promosyonlar sağlayacağız. Açılışa özel bu kampanya gibi birçok büyük kurumdan da kampanya desteği alan YOLO ile yolculuklarınızın standartları değişecek. YOLO’yu hepinize tavsiye ediyorum. YOLO dünyasına hoş geldiniz.”

GooglePlay ve AppStore dan indireceğiniz uygulama sayesinde YOLO dünyasında siz de yerinizi alın. Detaylı bilgi ve iletişim için www.yolo.com.tr adresinden YOLO’ ya ulaşabilir @yolo_turkiye Instagram adresinden de takip edebilirsiniz.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

8 Haziran 2016 Çarşamba

Yeniden Başla Hayata


    Hayat bir oraya bir buraya savuruyor gittiğimiz her yerde ayak uydurmaya alışmaya çalışıyoruz.Benim için on yılda bir şehir değiştirmek bir alışkanlık haline geldi sanırım. On yıl Samsun da çocukluğumu geçirdim. Rahmetli babam nedendir bilmem, haydi Ayvalık'a gidiyoruz dedi. Küçük, denizin kenarında bir ilçe Ayvalık.

  Burada liseyi bitirdikten sonra, üniversite için Ankara'ya geldiğimden sıkça bahsetmiştim. Çok zor alıştım bu şehre. Deniz çocuğuyum ben o maviyi görmezsem eğer içim daralır kaybolurum. İlk iki sene çok zorlandım. Sokaklar deniz kokmuyordu. İnce bir rüzgar vurmuyordu yüzüme. Ankara kalmayı istediğim yerlerden biri değildi ama ne yaparsın okul buradaydı ve bitmesi gerekiyordu.

  Dört sene gel git öyle geçti. Sonra bir baktım ki alışmışım Ankara'ya, ilkbaharı, sonbaharı bir başka olur buranın. Gerçi şu sıralar mevsimler çok sıra dışı ama yinede, anlıyorsun sonbaharın, ilkbaharın geldiğini. Bir kışını sevemedim buranın. Gökyüzü gri, kar yağsa bile o grilik gitmek bilmiyor üzerinizden. Hava açsa güneş gören masum Ankaralı oluveriyorsunuz. Güneş te ısıtan cinsten değil hani. Merhaba deyip kaçıveriyor hemen. Ankara' da üstünde kısa kollu elinde ceket olmazsa üşür hasta olursun. Yazın bile üşütür seni Ankara'nın kara geceleri.

  Okuldan sonra burada iş bulunca kaldım bende, ekmek nerede ise biz oradayız diyerek. Tam yedi sene ailem bildim iş yerimi, arkadaşlarım, işim benim ailem oldu. Nihayetinde Ankara anladı herhalde birbirimizden pek hoşlanmadığımızı "haydi senin burada süren doldu, 12 sene geçti çocuk illa kovalım mı?" diye söylendi koca şehir bana.

  Özel sektör her zaman yarınınızı göremediğiniz bir sektör. Bugün var ise yarın yok olabilir. Bu sene diziler pek umulduğu gibi gitmeyince bize de yol gözüktü. Bahsettiğim yokuş işte tam da bu. Bir yokuştan tırmanıyorum şimdi, yolun sonun da İstanbul var. Ne zamandır çağırıyor beni şiirlerin, aşkların tarihin kenti, ben naz yapıyordum şimdi o bana yokuş yapıyor. Yapsın hakkıdır, o kadar çağırdı gitmedim. Şimdi Ankara gönderiyor beni, İstanbul yokuşlarına.

  Gitmek zor değil de, gittiğinde her şeye yeniden başlamak zor, her şey iyi olacak eminim ama kolay olmayacak, insan alışkanlıklarından zorunda olmadıkça vazgeçmek istemiyor. Ankara benim alışkanlığım ama gitmek zorunluluğum. İstanbul sen büyüksün üzme beni geliyorum..

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Bloğumu Seviyorum

I love my blog

  Yazmayalı uzun zaman oldu, bunun bir nedeni var. Hayatın dik yokuşlarından birindeyim şu sıralar çıkmam gerek ve bütün enerjimi orayı çıkmaya harcıyorum. Ne olursa olsun sizin güzel yazılarınızdan mahrum bırakmıyorum kendimi okuyorum ve yorum yapmaya çalışıyorum.

  4 Ayı geçti bloğum ve ilk defa bir çekiliş kazandım. Gayriciddi Zamazingo bloğunun sahibi sevgili Oktay bir çekiliş yapmıştı bilen bilir. Bende bu çekilişte şanslıydım ve bardağım elime geçti,buradan da sana teşekkür ederim Oktay.

  Bazen hayatın yokuşlarını tırmandığımız zamanda böyle güzel şeylerin olması çok büyük destek, hadi işte şanslısın diyor hayat sana, bunu da kullan elinden geleni yap, elinden gelmeyeni zorla. 
  
   Önceden aklıma konular gelir ve yayını hazırlardım, şimdi ise konular var ama yayını hazırlayacak kafa yok, çünkü başka bir yerde yokuş tırmanıyor. Biliyorum ki her yokuşun bir inişi vardır. Bu zor zamanlarda sizin yayınlarınız benim en özel keyfim haline geldiler. Hepinize teşekkür ederim blog ailesi.

  Umuyorum ki bu yokuş uzun değildir. Bittiği zaman her şey rayına oturduğu zaman sizlerle paylaşacağıma emin olabilirsiniz. Sevgiyle Mutlu kalın..

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Sihirli Değnek- Şermin Çarkacı

Şermin Çarkacı


   Sihirli Değnek kitabı için yorum yazmam demiştim ama, bir kitabı sonuna kadar okumadan o kitap hakkında aklında bir şeyler oluşup oluşmayacağını anlayamayacağımı öğrenmiş oldum. Bu kitabı okuyunca aslında aşina olduğum püf noktaların olduğunu gördüm ilk olarak. Sonra onların hayatımın içinde olan küçük tohumlara benzettim, şimdi ise onları bir saksıya koydum ve her gün canlı tutmaya çalışıyorum. Şermin hanım gerçekten kendi sihirli değneklerimizi yaratmamız için bize ilham kaynağı olmuş bu kitabında.

   İçinde bir "Masal" bölümü var. Şermin hanım bu masal da bize bir ülkeden bahsediyor. Bir bakıyorsun sanki bizim ülkenin fotoğrafını yorumlamış.  Altını çizdiğim bir kaç alıntı yapmak istiyorum.

   "Demokratik bir ülkeymiş aslında. Farklı kültürlerden, farklı eğitim seviyelerinden, farklı gelir guruplarından bir sürü insan bir arada yaşarmış ama birlik duygusu yokmuş, ülkede büyük bir acı yaşandığında herkes bir yağıp gürler, herkes başka bir telden bağırır, birlikte olmak kimsenin aklına gelmezmiş. Zaten bir kaç gün sonra her şey unutulup gidermiş."

   Bir yerlerden tanıdık geliyor mu? Aslında bildiğimiz şeyler değil mi? Cem Yılmaz'ın bir esprisi vardır. Bende şaka yapıyorum ne var yani diyen adam için, ama parayı ben kazanıyorum diyor. Bunun gibi bir şey sanırım. Birileri düşünür, birileri yapar.

   Bu masalda kahramanlar anneler ve onların yetiştirdiği çocuklar. Her zaman geleceğe dair umutlarım var diyorum. Bu kitap o umutlarımı pekiştirdi. Ben annelerimize güveniyorum, benim neslimin anne ve babalarına. Şöyle diyor Şermin hanım;

   "Nerede haksızlıktan, adaletsizlikten, kötülükten şikayet eden bir kadın görseler, onun kulağına "öyleyse sen öyle olmayan çocuklar yetiştir." diye fısıldamışlar. Mesajı alan hemen işe koyulmuş. Bu rüya ve sır zamanla bütün ülkeyi sarmış ve bir gün gerçek olmuş. Var mısın, uyanalım mı?

   Hayatta bir sürpriz beklemek yorar bizi. Bir şey olsa böyle durduk yere, hem de her şey mükemmel olsa mesela; zengin olsak, sağlıklı olsak, bir şeyi başarsak, uzman olsak hiç bir şey yapmadan hemde. Sihirli değnek olsa hepimizde. Kitabın içinde bununla ilgili bir bölümde var. "Siz bir sihirli değnek beklemeyin onu kendiniz yaratın." diyor  Şermin hanım. Aslında  mutluluk bizim sağladığımız şartlarda mümkün olur çoğu zaman.

  Bu kitabı eşimde okumuş ve nasıl diye sorduğumda şöyle bir diyalog geçmişti aramızda;

-Aslında bildiğimiz şeyler, geçmişteki mutluluklarımız, yavaş yavaş kaybettiğimiz değerler, bugün hayatımıza nasıl bir güzellik katabiliriz, onlardan bahsediyor.
-Anladım. Boş ver okumayayım o zaman.
-Hayır oku. Oyuncu anne kendi yollarını ve sihirli değneğinin formülünü yazmış. Belki sen başka güzel şeyler çıkarırsın kendine dair.

  Okudum kitabı eşim haklı çıktı. Sihirli Değnek size de ilham verebilir. Şermin Hanım enerjisini kitaba da yansıtmış, başarılarını takdir etmek düşer bize de.


 Son olarak artık biri nasılsın diye sorduğunda; "iyi işte ya, idare ediyoruz" demeyeceğim. İyiyim seninle görüşmeyeli şunları yaptım, şunları başardım, şunlarda çuvalladım, diyeceğim. Sihirli değnek öğretti bunu bana! İyi okumalar, mutlu kalın!

27 Nisan 2016 Çarşamba

Erasmus "Polonya"

erasmus
photo by: İlhan Cavit Sayar :)
     Üniversite 3. sınıfta bir fırsat geldi önüme, fırsatın adı "Erasmus". Erasmus yurt dışındaki ve Türkiye' deki üniversiteler arası öğrenci değişim programı. Benim üniversitem de yapmış bir kaç üniversite ile anlaşma sağ olsun. Bende değerlendirmek istedim ve yolculuğum böylelikle başladı.

     Başvuruyu görür görmez, benim için yapılmış bu program dedim, işte hayalim, bir paragraf uzunluğunda üniversitenin duyuru panosunda duruyor. Hemen başvurmak için neler lazım, ne yapmak lazım, nasıl bir heyecan, hocalara gidiyorum, ne yapmam lazım diye soruyorum. Önce para lazım dediler tabi. Hibe veriyor Avrupa Birliği ama yetmez, üstüne okul da harçlık veriyor, oda yetmez, ailenizde sizi desteklemeli dediler.

     Yabancı dil sınavını başarı ile geçtikten sonra sevgili annemle konuştum. "Git oğlum senin hayalin, bende elimden geleni yaparım."dedi. Annem sağ olsun yazdırmak istedim pasaportun yanına neredeyse, o desteklemese imkansız bir hayal olacaktı benim için.

     Mülakata girdim ve her şey tamam dedim, ailemde destekleyecek. Polonya'ya gitmek istiyorum dedim. "Neden Polonya?" diye sordu jüri. Şu anda seçeneklerim arasında ekonomik olarak en uygun ülke benim için orası dedim. Bunları da düşünmek zorundayım. Tercihlerde Fransa, Almanya, Hollanda vardı ama ben Polonya' yı tercih etmiştim. Sanırım jüriyi o şekilde ikna ettim. Bundan sonra yazışmalar, vize için davet mektupları, İngilizce havada uçuşuyor, şimdi sorsan My name is Happy Man.

    Her zaman yazılarımın arasına sıkıştırırım, keşke dememek için önümüze gelen fırsatları değerlendirmenin bir yolunu bulmalıyız. Şartlar ne olursa olsun eğer size fırsat gelmişse denemeden iyi mi kötü mü bilemezsiniz. Geçmişte hep kötü anıları çıkarıp önümüze koyuyoruz arada iyileri çıkarsak oralardan ve geleceğimize ışık tutsa fena mı olur.

   Üniversiteden başka bölümden bir arkadaşımda Polonya'ya gidecekmiş. Buldu beni, aynı tarihe ve uçağa bilet aldık. Beraber gidecek, birbirimize sahip çıkacaktık. Uzun sürecek olan dostlukların başlangıcıymış bu seyahat, bunu 5 ay sürecek serüvenin sonunda anlayacağım. Ailelerimizle hava alanına gittik. Bir veda sormayın. Sonrasında anneme arkadaşımın ailesi sormuş. "Hiç üzgün durmuyorsunuz?" Annem "Neden üzüleyim, oğlumun hayali bu, ben bu hayalini gerçekleştirmesine destek olduğum için sadece mutluluk duyuyorum. İsteyerek gidiyor ve çok mutlu olacak hiç merak etmeyin." demiş. Sanırım hayatıma +1 puan ile başlamışım.

   Polonya'nın başkenti Varşova'ya indi uçağımız, bizim daha Poznan'a kadar 3 saat yolumuz vardı. Orada arkadaşımın babasının bir arkadaşı karşıladı bizi ve tren garına bıraktı biletlerimiz aldı. Tabi biz de telefon yok, oranın dilini bilmiyoruz. Genç nüfus İngilizce biliyor ama, çalışanların çoğu genç değil. Sonuçta hemen orada bir telefon hattı edindik, ailelerimize haber verdik. Gözlerimizde bir şaşkınlık, aklımızda sorular, ama büyülenmiş gibi bakıyoruz etrafa. Her baktığımız yer başka geliyor bize. Yeşili başka, yağmuru başka. İlk günümüz yağmurla karşıladı bizi Polonya'da.

  Trenimize bindik, karşılıklı koltuklarda oturuyoruz arkadaşımla ama hiç konuşmuyoruz neredeyse, birbirimizi yeni yeni tanıyoruz ve birbirimizden başka kimse yok o trende. Yol geçmek bilmiyor sanki, sonunda Poznan'a varıyoruz. Bizi mentörlerimizin karşılaması gerekiyor ama ben mentöre ulaşamıyorum. Neyse ki arkadaşımın mentörü hızır gibi yetişiyor ve bizi yurdumuza götürüyor, beş ayımızı geçireceğimiz öğrenci yurdu.


  Sonrası daha uzun, daha eğlenceli hepinizin sorularını yanıtlar mı bu yazı bilmiyorum ama akıllarda bir şeyler yaratacağına eminim. Mutlu kalın!

22 Nisan 2016 Cuma

23 Nisan Bir Başka Olmalı İnsan

Adam Mutlu
    Ben orta okulda bando takımına girdim. Önce davul çalarak başladım. O geçitler de davulu o kadar keyifle çalardım ki, hem yürüş hem de davul inanılmaz bir ahenkle akar giderdi. 
Bando takımının provaları bizim en büyük eğlencelerimizdendi. Atatürk'ün Ayvalık' a gelişi,  23 Nisan, 19 Mayıs bizim hasretle beklediğimiz bayramlardı. Büyüklerimiz o bayramlarda çocuklarını izlemek, şiirler dinlemek için akın ederlerdi tören yerlerine, kimi zaman meydanlarda, kimi zaman stadlar da olan bu gösteriler, herkes için geleceğin umut veren neferlerini o sahalarda izlemek demekti. Cumhuriyetin büyük coşkusu, herkesin damarlarında akardı. Şiirler içten gelen en güzel duygularla okunur, büyükler bu bayramlarda çocuklarını gururla izlerlerdi.,

  Yarın 23 Nisan, bugün okullarda kutlanacak, şiirler okunacak, kompozisyonlar kulaklarda yankılanacak, eğlenilecek şenliklerde. Kimisi için eğlencenin zamanı değilken, kimisi için asıl şimdi düşmana korku salma zamanıdır. Bir yazıda, bu güzel 23 Nisan'ın şehit çocuklarına armağan edildiğini ve sonra dan bütün çocukların bu bayrama dahil edildiğini okumuştum. Hem moral hem zafer kutlaması bu bayramlar.

   Bizler bu bayramların coşkusuyla heyecanıyla büyüdük, o sebeptendir ki, çocuklarımıza aynı coşkuyu aktaracağız, ben ve benim gibi büyümüş nesil, çocuklarına aynı aşkı verirlerse, kim ne yaparsa yapsın bu bayramların coşkusunu ve aşkın ateşini söndüremeyecekler.  Atamıza Atatürk'e olan hayranlığımız nesiller boyu aktarılacak ve bu bayramlar hiç bir zaman unutulmayacaktır.

  Boş umutlardan her zaman kaçınan biri olarak, bu taşıdığım umutların boş olmadığını ve beni yormayacağını düşünüyorum. İnsan kendinden bilirmiş ve çevresinden, neyin nasıl şekilleneceği bizlerin fikirlerinden ve bizden sonraki nesillere aktardıklarımızla  gerçekleşecek. Dilerim ki benim neslimden öğretmen çıkan arkadaşlarım, yeni nesillere, kendi evladı ile birlikte, pırıl pırıl öğrencilerine aktaracak bu bayramların  coşkusunu.  Unutulmayacak ve hep yaşanacak.

  23 Nisan'da bayraklarınızı asın balkonlara, Atatürk'ün resmi olsun bir köşede, en güzelinden bir 23 Nisan şiir'i bulun ve onu okuyun çocuklarınıza. Sabahı bile farklı olsun mesela, güzel bir bayram kahvaltısı olsun sofrada. Meclisin ne olduğunu anlatın ve "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." cümlesinin ne kadar anlamlı olduğunu açıklayın. Siz de evinizde bir anlam katın 23 Nisan'a. Unutmayın, siz yaşattıkça ve yaşadıkça kimse unutamaz bu bayramları. Rahmetli dedem bu güzel bayramlarda sabah kahvaltımızda o güzel ses tonuyla İstiklal Marşı'nı okurdu, hala unutmadım unutmayacağım. "Korkma Sönmez"

Mutlu kalın..

21 Nisan 2016 Perşembe

Adam Mutlu Yenilendi

 
mutlu adam

    Herkese mutlu günler. Bahar ayının hüzünlendiği bir Ankara sabahında, bloğuma baktığımda içim açıldı doğrusu. Sevgili Gökhan Tekin'in kütüphane projesi ile birlikte benim de tasarımım yenilenmiş ve düzenlenmiş oldu. Kendsine bizzat teşekkürlerimi ilettim ancak bir yazı ile sizlere  de bunu aktarmak ve Gökhan'a şükranlarımı sunmak isterim.

   Bu kadar teşekkür nedendir diyecek olursanız, kimin aklına gelir ki, etrafına faydalı olmak ve kütüphanesini ihtiyaç duyanlara açmak için uykusundan zamanından ödün verip böyle bir iş yapmak. Blog tasarımı gerçekten zor bir şey, bunun için yetenek ve sabır gerekiyor. Bu ciddi emeği sadece 8 kitap karşılığında yapıyor Gökhan, kesinlikle para talep etmiyor. Sadece kitap göndereyim diyen gönlü geniş insanları da nazikçe reddediyor ve emeğinin karşılığında bu kütüphaneyi kuracağını yineliyor. Dilerim ki her şey gönlünce olsun. Gökhan' bu projeye dahil yazısına bu linkten ulaşabilirsiniz.

   Adam Mutlu bu blogu çok sevdi. Şimdiye kadar bir çok şey denedim ve kendim bir şeyler yapmaya çalıştım. Bazı hatalar oldu ve bloğun düzgün işlemediğine kanaat getirmiştim. İşte böyle düşünceler de iken Gökhan'nın projesine dahil oldum. Şimdi yapacağım şey yazmak, daha güzel şeyler, daha anlamlı yazılar, özgün hikayeler. Her insan bir kitaptır ne de olsa, belki de birden fazla bir kitap hatta kendi başına ayaklı bir kütüphane. Burasıda benim kütüphanem, yenilenmiş, temizlenmiş tozsuz raflarıma hoş geldiniz. Düşüncelerinizi merak etmekle birlikte tavsiyeleriniz varsa hiç bir zaman hayır demem. Mutlu kalın..

19 Nisan 2016 Salı

KARMA

 
adam mutlu

    Ara ara yazıyorum şu sıralar biliyorum. O kadar yoğun bir dönemden geçiyorum ki, önümde sınavlar var beni bekleyen, güzel heyecanlar aslında şikayet ettiğimden filan değil. Blog okumalarına devam edebiliyorum ama yazı yazamıyorum. İstiyorum ki yazılarım özenle hazırlanmış olsun ve bir hikayesi olsun, Aynı zaman da sevgili Gökhan Tekin ile bir tema çalışması yapacağız daha doğrusu ben kütüphanesine kitap göndereceğim oda bloğumu baştan yaratacak, muhtemelen de baya gider o bana, zira bırakmaya hiç niyetim yok. Depoyu dolduruyorum diyelim. Blogtan vazgeçme aşamasını geçtim, daha iyi nasıl yaparım seviyesindeyim.

  Yeni bir bloggerın her gün yazı yazması, sitenin güncel kalması bakımından önemli tabi biliyorum bir çok yer de okudum bunu. Ama işte olmayınca da zorlamıyorum ne yalan söyleyeyim, yalan söylemesem daha iyi. Bu yazıyı sınav için soru çözüp test kitabını bir kenara bırakıp Sihirli Değnek (oyuncu anne) kitabını elime almıştım ki yazmam lazım bir şeyler dedim, böyle de bir durum var, yazmazsam rahatsız oluyorum. O kadar şey yaşıyoruz her gün, hiç bir şeyin yok mu yazacak dedim. İşte o karmaşık düşüncelerin karma yazısı. 

  Bu arada daha bloga ilk başlamaya niyet ettiğim zamanlarda bir yere, neresi hatırlamıyorum, yazarlık başvurusu yapmışım. 3 ay sonra cevap maili göndermişler. Bir de açıklayıcı metin yazmışlar, bunu okuyun ona göre bize cevap yazın. Baktım bir ücretlendirme tablosu var, 25 kuruştan başlıyor, işte kaç kelime yazarsan o kadar artıyormuş filan, en fazla 2 lira olduğunu gördüm ben. Yani oturacağım akşama kadar bilmem kaç tane içerik yazısı yazacağım yayın hazırlayacağım, karşılığında 2 lira alacağım oh ne iyiymiş ya, ben de mi yapsam ne, nede olsa birileri yazıyor iki kuruşta para verirsin mis gibi bloğun sürekli güncel ne kadara 2 liraya, amann dedim boş ver ya, o para gelecek diye beynimin suyunu akıtmanın pek manası yok, mis gibi bloğuma yazarım, dedim zaten şimdi blog dünyasına adım atınca öyle bir başvuru yapmışlığım da yok, ama işte ilk başlarda denemişim demek ki, onlarda taze kan arıyor olsa gerek ki, bu kazı biz yolalım dediler. Karma hayat işte ne yaparsın, herkes kendi işinin nasıl yürüyeceği derdinde. Belki de olması gereken budur, şimdi net konuşmak istemem, işin piyasası böyledir, aranızda yapan vardır, sadece emeğinizin hakkı bu değil demek istiyorum, umarım yanlış anlaşılmam. Ben o kadar ciddi yazacak seviyede de değilim ayrıca. Yazan arkadaşlarım varsa belki bu yazının altına değerli yorumlarını ve tavsiyelerini bırakırlar.

  Bir de ofpof diye bir yer var, eğlenceli yazılar içerikler filan, önce bir denesem mi dedim, hemen facebooktan bağlantı kurup katılabiliyorsun, sonra ondan da vazgeçtim, bu karma benim kafamı karıştırıyor sanırım, bir yere odaklanma mı engelliyor. Şuan da düşündüğüm tek şey yarın için kendimi bir tık yukarıya taşımak her anlamda. Eğitim, iş uğraş blog, gelişim ve yenilik her zaman iyidir. Ben biraz sağlamcıyım sadece büyük adımların büyük getirisi olabileceği gibi götürüsü de büyük olur. Mutlu olmanın yollarını aramaya devam ediyorum ki adıma yakışsın. Ne demişler ne ekersen onu biçersin, etme bulma çemberi karma. Mutlu kalın.

14 Nisan 2016 Perşembe

GÖZLEMLEMEK BİR SANATTIR



gözlemlemek bir sanattır

   Günler uzamaya, havalar ısınmaya başladı. Mutluluk dozunun bir miktar daha arttığı zamanlardayız şimdi. İnsanlar daha bir neşeli oluyor sanırım, havalar güzelleşince ve günler uzayınca, yapılacaklar çoğalıyor, gezmeler, okumalar, kahve molalarını açık hava yerlerde yapmaya başlamalar filan.

  Her zaman izleyici olarak hayatın bir köşesinde oturdum. Gezmeye bile gitsem insanların eğlencelerine ortak oluyorum. Onlar bu aktiviteleri yaparken insanları da izlemeyi eksik etmiyorum. Tabi kimseyi rahatsız etmeden ve izleniyormuş duygusunu yaşatmadan, benimki daha çok gözlemlemek.

  Ayvalık'ta meydan vardır. Meydanda karşılıklı iki durak, ben liseyi orada okudum. Otobüs beklerken o durağa oturur insanların koşuşturmacalarını izlemekten çok büyük keyif alırdım. Sonra insan büyüdükçe insanların hareketlerine daha çok anlam, yüklüyor. Herkesin kendine has mimikleri, davranışları konuşmaları onların duygularını gözler önüne seriyor. Bir insanın bakışından onun niyetini  anlamanız çokta imkansız bir şey değil. İyi bulduklarımı atıyorum hafızaya, kötülere ise, ben böyle olmamalıyım demek ki diyorum.

  Gözlem yapabileceğiniz en iyi mekanlardan biri de hastanelerdir. Dün diş ağrısıyla doktora gittim. İyi ki sabah erkenden gitmişim. İlk muayene sırasını aldım, daha doktorlar gelmemişti bile. Devlet diş sağlığı merkezlerinde çalışan doktorları, fabrika işçilerine benzetiyorum bazen. Odaya girdiğinizde yana yana dizilmiş beş dişçi koltuğu, arada paravanlar ve her bir koltuğun başında bir doktor. Hastaların biri giriyor, biri çıkıyor. Koltuklara oturan hastalarda fabrikadan çıkması gereken malzemeler. Ama buna rağmen doktorlar gerçekten ilgili ve anlayışlı. Sadece ilk defa gidiyorsanız ve daha önceleri özel bir dişçiye gitmişseniz bu kalabalık ortamı biraz yadırgıyorsunuz. Ama ben daha önce de gittiğim için, deneyimliyim artık daha rahat hissediyorum.

  Yaşlı bir amcam benden hemen sonra sırasını aldı geldi oturdu. Onun doktoru başka belli ki onu bekliyor. Neyse benim doktor geldi, muayene etti beni ve filme gönderdi. Buralarda film sırası biraz yoğun oluyor ama çalışanlar takır takır film çekiyorlar. Yarım saat kadar bekledim sanırım o kadar kalabalığa iyi bile. Filmi çektirip, doktora haber verdim. Onlar bilgisayardan bakacaklar ve ona göre tedavi başlatacak doktor. Ben film sırasındayken, benden sonraki hasta koltuğa oturmuş bile, beni bekleyecek halleri yok tabi sonuçta herkes hasta. Başladım beklemeye, amca da hala bekliyor. Doktoru çıkıyor bir ara kapıdan, "kızım ne oldu bizim dişler" anlıyorum ki, ya dişleri yapılacak ya da ölçü alınacak, çünkü amcanın ağzında diş yok. "Amca bende senin gibi bekliyorum, laboratuvar dan gelmeleri lazım" derken biri geçiyor, " ne oldu bizim amcanın ölçüler, hadi ama hasta 1,5 saattir bekliyor." dedi Doktor. Sevindim biliyor musunuz, gerçekten doktorun personelini fırçalamasına değil elbet, belki onun elinde değildir ama doktorun hastayı anlamasına sevindim. Demek ki dedim, sadece çok iyi problem çözen matematik yapan ve sınavları geçip "yürü ya kulum" sayesinde doktor olmamış bazıları. Gerçekten içinde insaniyet duygusuyla doktor olmuşlarda var. Sağ olsun. Onun gibi insan derdinden anlayan doktorlarımız çok olsun.

   İnsanın yaptığı işte bile içinde bir insaniyet olacak. Eğer yok ise yaptığı iş ne kadar iyi olursa olsun, kişi ne kadar yetenekli olursa olsun, içinde insaniyet yok ise hiç bir şeye yaramaz.

   Bu aralar Oyuncu Anne Şermin Çarkacı' nın  Sihirli Değnek kitabını okuyorum. Bu kitaba ayrıca bir yorum yazısı yazmayacağım için bir alıntı ile yazımı bitirmek isterim.

  "Hayat nerede ineceğinizi kendinizin tayin edemediği uzun bir yolculuk. Mutluluk bir hedef değil. Bu yolculukta hissettiklerin, yaşadıkların gördüklerin, göremediklerin, merak ettiklerin söylediklerin, tanıştıkların, duyduklarında mutluluk. Eğer mutluluğu yolun sonuna koyarsak belki ulaşamadan inebiliriz trenden. Mesele yola çıkmadan önce onuda alabilmekte. Mesele halihazırda içinde olduğun bu uzun yolcuğun tadını çıkarabilmekte."
Mutlu kalınız.

11 Nisan 2016 Pazartesi

KRAL KAYBEDERSE- GÜLSEREN BUDAYICIOĞLU

Gülseren Budayıcıoğlu
  
   Bu kitap Gülseren hanımın 4. ve son çıkardığı kitap, kendisini sıkıca takip ediyor, çıkardığı her kitabı hemen almaya gayret gösteriyorum. Bir kere okuduğunuzda sizde çok merak edecek, devamı nerede bu kadar yaşanmışlığın diye sorular soracaksınız. Zira bunlar kitap olmanın dışında bir psikiyatrisin anılar ve aynı zamanda aynı havayı soluduğumuz insanların yaşanmışlıkları.

  Ne zamandır aklımda aslında, bu kitaplardan bahsetmek, ama 3 sene önce okudum Gülseren hanımın kitaplarını, bu sonuncuyu eşime hediye olarak almıştım, o benden önce okudu ve bayıldı tabi ki kitaba, bir an önce okumak istedim ama fırsat bulamamıştım. Blog ile beraber nedendir bilmem, kitap okumak için muhakkak bir fırsat yaratıyorum, onu bulmaya çalışmıyorum ben yaratıyorum bu fırsatı.

   Gülseren Budayıcıoğlu "Madalyonun İçi", "Hayata Dön", Günahın Üç Rengi" olmak üzere üç kitap yazmıştır. Bu kitapları bir solukta okudum. Hepsi için ayrı ayrı duygularımı yazmak isterdim ama üzerinden çok zaman geçti. İnanın bana bu kitaplar sizi kendinize getirecek, içinizde çok tuhaf duygular yaratacak, bazen hüzünlendirecek, bazen sevindirecek ama en çok şükür ettirecek. Hani hepimiz çok zor şeyler yaşıyoruz üstesinden gelmeye çalışıyoruz ya, işte bu kitaplarda üstesinden gelmenin derin sırları var. Kendinize dönmenin, kafanızın en arkasında kalmış korkularınızın su yüzüne çıkma ihtimali ve yüzleşme var. Geçmişinizde hesaplaşamadığınız ne varsa, bugününüzü nasıl etkilediğini hayret ederek anlamaya başlayacaksınız.

   "Kral Kaybederse" son kitabıdır. Yeni bitirdim ve duygularımı taze taze aktarmak istedim sizlere ve de kendime. Kitaba büyük bir merakla başladım, çünkü eşim ve annem çok beğenmişlerdi ama benim yanımda konuşmayın kitabı daha okumadım diye uyarıyordum onları. Bir çok kahramanımız var kitapta, Kenan, Handan, Fadi ve niceleri.

  İnsanı bir alıyor bir bırakıyor bu kitap, bazen o kadar hüzünleniyorsunuz ki, nasıl böyle bir hayat yaşanır diye eleştirmeye kalkıyorsunuz. Ama sonra benzer şeylerin başınızdan geçmiş olması ya da geçecek olması ihtimali geliyor aklınıza ve eleştirmekten vazgeçiyorsunuz. Bilinç dışından sıkça bahsediliyor kitapta, bilinçaltına aşinayım ama bilinç dışı yeni benim için, aslında yeni değil ama kavram olarak yeni, ben bunu daha çok olumsuz düşündüğün ne varsa seni bulur olarak açıklıyorum, Gülseren hanım bir ruh bilimci olarak bilinç dışı diyor. Ne bilinç dışıymış ama, aman dikkat edin bilinç dışınızın farkında olun yoksa sizi çok fena bozuyor, tıpkı Kenan Bey gibi, Kral gibi.

  Kral var bir tane ama ne kral, neler yaşamış, nereden nereye gelmiş, bitmesin, burada bitemez dedim sonuna doğru ve baktım yazar da aynı şeyleri düşünmüş sanırım mesleğinden midir nedir, okuyanı bile anlıyor Gülseren Hanım. Terapiye gitmiş kadar oluyorum onun kitaplarını okurken. Kral'a bir çok kızıyorum, bir de üzülüyorum ona, yazık diyorum. Gözlerim doldu okurken, kendime güldüm, neden dedim bu kadar içine giriyorum bu kitapların. Böyleyim ben,filmin, kitabın karakterine bürünürüm o duyguları ben yaşıyormuşum gibi mutlu da olurum, mutsuz da olurum. Genelde mutlu olmayı tercih ederim tabi ama, hayat bu her zaman mutlu olamıyorsunuz ki.

  Bu kitap beni çok etkiledi, her kitaptan etkilenirim ama, o karakterleri belki tanıyorum, belki gördüm, karşıdan geçti, belki haline üzüldüm onların, gerçekler beni her zaman daha derinden etkiler. Bir de umut etmenin bazen ne kadar tehlikeli olabileceğini anladım. Sanırım umut etmenin de bir sınırı olmalı, "özellikle bunlar yalan umutlarsa" diyor Gülseren Hanım.

     "Mevlanın dediği gibi karşılıklar esasına göre işliyor sistem, ne bir katre hayır karşılıksız kalıyor, ne de bir katre şer. Bu dünyada ne yaparsan, dünya er veya geç sana onun karşılığını mutlaka veriyor." (Kral Kaybederse- Gülseren Budayıcıoğlu)


    Mutluluk bazen insanın tek başına sağlayabileceği bir şey değildir. Çevremizden destek alarak mutlu bir insan olma yolunda ilerlemek daha iyi gelir. Güzel vakit geçirdiğiniz, sizi dinleyen, anlayan birileri olması sizi mutlu eder. Onlara arkanızı dönmeyin. Mutlu kalın..

6 Nisan 2016 Çarşamba

BOLU YEDİGÖLLER DE NE VAR?


   Yedigöller Milli Parkı
   Ankara'nın soğuk ve kasvet çökmüş havasından biraz uzaklaşmak için bir çılgınlık yapıp Bolu'nun Yedigöller milli parkına bir hafta sonu kaçamağı yaptık eşim ve oğlumla. Yol gözümde büyüse de bir şeyler yapmalı farklı bir hava solumalıydık. Bütün haftanın stresini arkamızda bırakmak bu günübirlik yolculuğa değerdi.

   Sabah erkenden İstanbul yolundan Bolu'ya doğru yola çıktık. Otobandan 2 saatte Bolu'ya vardık. Ben Yedigöller tabelasını kaçırmasaydım iyi olacaktı tabi. Geri dönüp doğru yola girdiğimi düşünmüştüm ki, ne bir tabela var nede doğru yolda olduğumu gösteren bir belirti. Oradan birine sorayım dedim. "Pardon, Yedigöller Milli Parkına gidecektim, doğru yolda mıyım? Sanırım bu soruyu ilk soran ben değildim. "Bak bu yolu böyle dümdüz git, düz hep ileri." diye aldım cevabımı. Gittim tabi dümdüz, ama hala bir levha görememiştik. Köylerin içine girdim, patika yollardan araba ile geçtim neredeyse, güzel ve farklı bir yolculuk oldu. Bizim oğlan mızırdanmaya başlayana kadar.

   Neyse ki navigasyon var. Öyle ya da böyle sonunda doğru yola girdim. Ormanın içerisine doğru kıvrılarak devam eden bir yol. İndik, çıktık sonunda Milli parka ulaştık.

   Girer girmez sağlı sollu göller karşılıyor sizi. Adı da buradan geliyor zaten Yedi tane göl var parkın içinde. Yanımıza ne bir yemek aldık ne de atıştırmalık bir şeyler, orada vardır nede olsa diye düşünmemiştik. Sonradan öğrendik ki sadece bir kafe varmış orada. Neyse ekmek arası köfte varmış kısmetimizde, ama yenilebilirliğinden biraz şüpheliyim. Çok açtık, karnımızı doyuracak kadar yedik mecbur. Siz siz olun ya gitmeden önce karnınızı doyurun, ya da yanınıza yiyecek bir şeyler alın. Mangal, tüp olayı yasak orada bu arada haberiniz olsun.

   Nasıl güzel bir manzara kucakladı bizi anlatamam, sanki yağlı boya resmi gibiydi, sağlı sollu göller, akan sular, ormanın o muhteşemliği alıp götürdü bizi. Bizim oğlan göle girmek istedi tabi. "Baba denize girelim." Babacım burası göl, bak kimse yüzmüyor." Çocukta haklı tabi, top oynayalım hadi dedim. tutturdu topu denize atacakmış,"Atarsak alamayız oğlum" dedim ama nafile. Sonunda topu elinden alıp vik vik kurbağalara bakmaya gittik. İlk defa kurbağa görmüş olmanın şaşkınlığı içinde kaldı bizimki. Ama 3 yaşlarında bir çocuğu orada zapt etmek gerçekten zor. Göl ayağınızın dibinde ve girintiler, çıkıntılar yoğunlukta, yani demem o ki, eğer fırsatınız varsa sevdiceğiniz ile baş başa gidin. Alın çayınızı, kahvenizi banklar var oturur manzaraya bırakırsınız kendinizi. Kitap okumak orada bir meditasyon gibi gelir insana. Balık tutmak ile ilgileniyorsanız, oltanızı da yanınıza alıp tutmaya çalışabilirsiniz tabi. Çadır da kalmak aklınızın bir köşesinde varsa, oradan gölün dibinde çadırınızı kurup konaklayabiliyorsunuz. Bizim tecrübe etmeyi istediğimiz bir şey değil şimdilik.

   Çok kalamadık ama 3,5 saatlik yolculuğumuza deydi diyebilirim. Nefes alıp her şeyi bir kenara bırakabileceğiniz cennetten bir köşe adeta. Gidin huzur bulun, sevin, gözlerinizi kapatmadan o hayalin içinde gözünüz açık var olun. Mutlu kalın..

4 Nisan 2016 Pazartesi

KÜÇÜK PRENS İLE ÇOCUK OLMAK



    Sevgili Kitap Güneşim bloğunda yorumunu okuyarak hemen edindiğim bir kitap küçük prens. Şu sıralarda müzeleri ve sergileri var bu kitabın. Ne kadar da büyüleyici bir atmosfere sahip ki bağlanan bir daha bağlanıyor.

   Üniversite den hocam Mehmet Sobacı' nın bir koleksiyonu bile var. Farklı diller ve Lehçelerde biriktirdiği bu koleksiyonu bir çok etkinlikte sergiliyor ve ilgililerin küçük prensin dünyasına dalmalarına olanak sağlıyor. Üniversite yıllarında bu kitaba neden bu kadar ilgi var diye düşünüp dururdum. Aslında daha önceden okuduğum bir kitaptı. Anlıyorum ki, her yaşta farklı bir gözle bakıp, her kelimenin altında farklı bir anlam arıyorsun. Sanırım büyüyoruz ve büyürken arkada bıraktığımız bir çok masum şeyi bu gibi kitaplar sayesinde yeniden hayatımıza sokuyoruz.

   İlk kez okuduğumda sadece fil yutan bir boa yılanıyla ilgilenirken, şimdi okuduğumda büyümüş olmanın arkamda neleri bıraktırdığını fark etmemi sağladı. Küçük Prens o kadar gezegen geziyor ki, her birinde aslında içinde yaşadığımız hayattan karakterler var. Baktığınızda o kadar  boş işler ile ilgileniyorlar ki. Tıpkı bizler gibi, ne kadar önemli işler yapıyoruz değil mi?

  Kitapta sürekli "Büyükler anlamazlar, onlar sadece sayılardan anlarlar" cümlesi geçiyordu. Bizim için hayat hep rakamlardan ibarettir, onları toplar, çıkarır, gün hesabı yaparız. Bırakın gün hesabı yapmayı, bir saat sonra ne yapacağız diye düşünürüz. Sürekli cebimizdeki paranın hesabını yaparız, doğru, biz karşımızda gerçeklik istiyoruz ve küçük hayalleri önemsizleştiriyoruz, daha büyük daha önemli işlerimiz var bizim, kime göre neye göre.

  Yakaladığım ve içimde gerçkten bir duyguyu harekete geçiren bir kelimesi daha var, "Bir şeyden milyonlarca olabilir, örneğin bir gül, ama bu gül senin gülünse o tüm evrende sadece bir tanedir." Bunun gibi bir şeydi, okurken not yazmadım açıkçası. Bir eşyadan bir sürü olabilir ama benim olan eşya ya da her ne ise, benim ona yüklediğim anlam ile çok değerlidir ve tekdir.

  İnsan için de aynı, baktığınızda da bir sürü insan var, ama biri sizin eşini, biri sizin dostunuz, anneniz, babanız, kardeşiniz olabiliyor. Onların bizim dünyamızda kapladığı alan hiç bir insana veremeyeceğimiz kadar değerli ve onları özel kılıyor. 

  Her zaman gönül gözünü açık tutmaktan bahsederim burada da o kadar güzel anlatmış ki yazar bize. "İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçekleri görebilir." Bizler bunu ne kadar becerebiliyoruz bilmiyorum ama, her insan yüreğiyle bakmayı öğrendiğinde acaba dünya nasıl bir yer olurdu demeden edemiyorum.

  Son olarak bu kitap gerçekten insanın görüşünü çok etkiliyor. Ara ara okunabilecek ve her okuyuşta sizi farklı bir aleme taşıyacak Küçük Prens. Mutlu kalın..


30 Mart 2016 Çarşamba

OLDU DERSİN DE, OLMAZ!

   Sabahları başında bir yük olur insanın, uykuya doyamama, biraz tembellik isteği, uyanmışsındır ama kalkmak istemezsin yatağından, sonra içeriden bir ses "Baba, kalkabilir miyim? Sabah oldu baaakk! "Kalk oğlum gel yanıma" derim, pıtır pıtır koşar adım gelir yanıma, oyun oynarız biraz, sonra "hadi kalkalım kahvaltı yapacağız. Neden bana bisküvi vereceksin? " Bisküvi vereceğimden o kadar emin ki, neden vereceğimi sorguluyor sıpa. Sen istiyorsun diye oğlum.

  Telaş sabahtan başlıyor. Sonra herkes işe, insanın ailesinden çok iş arkadaşlarını gördüğünü düşünen bir ben değilim sanırım. Sabah kahvaltısı, kahve, öğlen yemeği, yemek üstü çay, akşam yemeğini evde yemeyi tercih ediyorum. Ailenin sosyalleşmesini sağlayan bir yuvarlak masa bu benim gözümde. Sabah geliyorsun işe, bir bakıyorsun dünün aynısı.

  Hayatımızın monotonluğu sarmışken, arada bir kaçamaklar yapmak gerekiyor değil mi? Hayatı daha çekici kılabilmek için. Fırsatları iyi değerlendirmek lazım, insanın hayatında değişiklik lafı bile içimizde bir yerlerde heyecan uyandırabiliyor. Acaba ben böyle bir şeyi yapabilir miyim? sorusu, sanki duvardan duvara çarpıp yankı yapıyor kafanızın içinde. Acaba yüksek lisans yapabilir miyim? Halkla ilişkiler de ikinci üniversiteyi mi okusam, iş değiştirsem mesela olur mu ki? Hadi bir cesaret sadece adım atman gerek, gerisi çorap söküğü gibi arkasından gelecek zaten. Sonra oldu dersin de olmaz! Ne yapalım kısmet değilmiş dersin, ama pes etmek yazmaz kitabımızda devam, bir hedef varsa oraya ulaşılacak.

 Yüksek lisans hayalleri kurarken, bunu neden yapmak istiyorum? Sorusuna önce kendimin güzel cevaplar vermesi lazımdı. Düşünürken cevapların gelişi aynen şöyleydi; Köreldin sen dostum, artık sadece geçmişten gelen bilgiciklerle yarısını unuttuğun terimlerle idare eder oldun. Terminoloji senin önüne geçti, birileri iki akademik muhabbet etse böyle mal gibi bakıyorsun. Bundan daha iyi olman lazım, her zaman başına geleni tek düze sürdürmek senin kalıbına yakışıyor mu? Nerede o senin girişken ruhun. İste ve elinden geleni yap, oldu dersin de olmaz ise sen yoluna bak. Ne geliyor elinden bir sırala bakalım.

  Cevaplar benim bir şeyler yapmam için teşvik niteliğindeydi, biraz da kendi kendimi gaza getirdim yani. Ne var insan çevresinden aldığı destek ile, "Sen yaparsın, elinden kurtulamaz," gibi gururunu okşayan sözlerle bir işe kalkışmasının neresi sakıncalı olabilir ki! 

  Tam zıttı soruların cevapları da vardı tabi. Mesela " Güzel kardeşim sen 7 yıldır aynı sektörde dirsek çürütmüşsün ne işin var senin Halkla, İlişkiler'le, Tanıtım ile filan, bak kendi işine. Canım iç sesim anlamıyorsun galiba, istiyorum ya, Kendimi geri kalmış, her şeyden uzaklaşmış, tek bir kalıbın içine girmiş gibi hissediyorum. Açım ben öğrenmeye aç, yetmiyor bana, yaşadığım deneyim dahası olsun istiyorum.
 
  Sonunda ikna ettim gönlümü, bir maraton başlayacak, sınavlara gireceğim, ardından yüksek lisans başvuruları, AÖF de ikinci üniversite için kayıt zamanını bekleme, okuma, çalışma yazma ve dahası. Durmayacağım, durdurulamayacağım.

  Hatta sonu hüsranla biten bir görüşme bile yaşadım. Alanımın tamamen dışında farklı bir iş deneyimi şansı. Birileri vesile oldu. Yapar mısın ? Dediler yaparım dedim. Sonuçta yapamayacağım işin altına girmem. Bende sanıyorum ki, vesile olan kişiler kol kanat gerecek, bende işi kapacağım ohh mis. İşte öyle sıradan bir iş değil ha. Yurt dışı imkanı filan var. Aha dedim hem bizim için, hem de oğlumun geleceği için kaçırılmaz bir fırsat. Ben elimden geleni yaptım. Oldu dedim, olmadı. Kol kanat gerememişler belli ki, olsun güzel insanlar onlar.
 
   Benden size bir tavsiye eğer birine iş konusunda ya da her hangi bir şey için teklifte bulunacaksanız gerçekten arkasında durabilecek ve ona bu imkanı sağlaya bilecekseniz teklif yapın. Sonuçta umut bizim damarlarımızda bir deli deniz gibidir. Dalgası geldi mi için içine sığmaz, bedenin sana küçük gelir, bu deli denizi umutla coşturup, sonrasında basit bir rüzgarla dağıtmayınız. Yani işin özeti torpiliniz yetmiyorsa, kimseye iş teklif etmeyin, sonra kırılıyor bizim umutlar. O yüzden "oldu dersin de, olmaz" koydum yazının başlığını.


  Sizlerinde fikirlerini merak ediyorum açıkçası, mutlu kalın..

24 Mart 2016 Perşembe

"ZAMAN" DURMAYAN BİR ŞEYDİR!

zaman uçuyor

  Facebook sayfasını açıp baktım, 7 gündür bir şey paylaşmadınız yazıyordu. O kadar geçti mi sahiden. Halbuki ne kadar çok şey yaşanmıştı. Yeni başlangıçlar, birilerine yardım, üzüntü, acı, sinir, öfke. Sadece 7 günde bir sürü şey yaşayıp hiç bir şey paylaşmamak tuhafıma gitti, demek ki yazmanın zamanı geldi, ilham sadece bir cümleden çıktı, "7 gündür bir şey paylaşmadınız." Elim gitti klavyeye aslında beğenmedim sonra yazacaklarımı, düşüne düşüne aklımda pekiştirmek istedim. Bir şeyler yazdım aslında ama kafamda buruşturdum daha kağıda dökmeden, kağıt israf etmek istemem.

  Gündemimizdeki olaylar o kadar yoğun ki, bombalar, bombacılar, tutuklananlar açıklamalar, çocuk istismarı meselesi var bir de hiç girmeyeyim sinirlerim alt üst oluyor. Normalde kendini kontrol edebilen biriyimdir ancak söz konusu çocuk olduğu zaman gözüm pek bir şey görmüyor. Adıma yakışmayacak sözler sarf edebiliyorum. Helede "Bakan" dediğimiz bazı kişilerin nereye gideceğini düşünmeden yaptığı açıklamalar, neyse siyaset yapmak istemediğimi söylemiştim biliyorum ama biz olmuşuz siyaset. Bir gün siyaset sadece insanın iyiliği için yapılır belkide. Çok bir şey de değil hani, sadece insanca yaşamak, çocuklarımıza iyi bir gelecek vermek istiyoruz.

  Çocuklarına iyi bir geleceği sadece parayla verebileceğini düşünen insanlar varsa baştan yanılıyorlar. Siz evladınıza iyi bir insan olmayı öğretmezseniz, çok paranızla istediğiniz yerde eğitim aldırın, o hiç bir zaman iyi bir insan olamayacak. Travmalar yaşamış ve aile tarafından desteklenmemiş bir çocuk, hayatını nasıl şekillendirebilir. Bir kereden bir şey olmaz deyip, "Çocuğunuza vurursanız, o da bunda bir sakınca görmeyecektir.  Hadi siz öğrettiniz, ama çocuk nasıl bir çevrede büyüyor nasıl bir okula gidiyor etrafında kimler var, o çocukların aileleri nasıl, öğretmeni nasıl. Biz böyle bir dünya da nasıl çocuk yetiştireceğiz. Sanırım annemi daha iyi anlıyorum. İnsanın evladı olduğu zaman çocuğu için endişelenmek başlıca düşüncelerinden oluyor.

  Sevgili eşimle evlilik yıl dönümümüzü kutladık. İlk zaman ki gibi hala. Hala gözlerinde kendimi bulduğum, bakamadığım da karanlığa düştüğüm, içimde büyüyen her anını güzelleştiren bir aşkla seviyoruz birbirimizi. Kendisine baykuşlu bir kolye hediye ettim. İlk defa sürpriz yapabildim. Genelde saklayamam hemen söylerim. Ne kadar da mutlu oldu. Sürpriz daha bir başka oluyormuş bunu öğrendim. "Seninle yeniden doğduğum günümüz kutlu olsun Sevgilim." Yazdırdım karta da, insan gerçek aşk da kendisini yeniden buluyor ve sanki ondan öncesi yokmuş gibi hissediyor. Bozacak insanlara rast getirmesin Allah. Genelde Allah bozmaz, kullar bozar böyle güzel şeyleri.

   Zaman ne kadar çabuk geçmiş, oğlumuz büyüdü artık kendi başına bir birey oldu. İstekleri var, istemedikleri de var. Sanırım o büyüdükçe biz de büyüdük. Ne de olsa zaman durmayan bir şeydir. Ne kadar kaliteli kullanırsınız o kadar kazanırsınız. Her fırsatta kendisi ile ilgilenmeye ve ona örnek olmaya çalışıyorum. Eğer ben bu zamanı güzel kullanamazsam biliyorum ki, o da ileride benimle zaman geçirmek istemeyecektir. Böyle bir hikayede var. Adam, çocuğuyla hiç ilgilenmemiş, eve gelmiş, televizyon izlemiş, çocukla oyun oynamamış, merak dahi etmemiş. Çalışıyor ya, çok yoğun. Zaman geçmiş, duracak hali yok! Artık çocuk hiç konuşmamaya başlamış, bu sefer de babası konuşmak istiyormuş ama çocuk geldiği gibi odasına kapanıyormuş. Adam yaptığı yanlışı sanırım anlamıştır. Küçük yaşta çocuk ile ilgilenip güzel bir bağ kurmazsanız, büyüdüğü zaman o da sizinle bir bağ kurmayacaktır. İyi ki varlar, yorgunluktan dilim dışarıda da gezsem oğlum ve eşim ile geçireceğim zaman bir daha asla geri gelmeyecek. Zaman durmayan bir şeydir nede olsa. Mutlu kalmaya çalışın!

17 Mart 2016 Perşembe

TERS DÜZ- MERT OFLUOĞLU

Film, dizi Ters Düz  Sevgili Kafa Dergi Mert Ofluoğlu'nun kitabını çoğunuz biliyorsunuz. Geçen hafta edindiğim kitabı, bitirdim ve daha önce Mert'e bir şeyler yazmak istediğimi söylemiştim.
   Hemen başladım bu kitaba, ilk sıraya koydum bunu okumalıyım, ne yazmış nasıl yazmış gözümde canladırmaya çalıştım. Sonra peşini bıraktım. Bu emeğin tarifi yok sanırım. Şurada bir yazı yazmak için, arada sırada zorlanırken, oturup bir kitap yazmak ne kadar emek ister. Biraz eleştirel bir duyguyla başladım kitaba, yalan yok, ama sonra vay vay, demek öyle, vallahide olmuş, ne güzel yazmış demeye başladım. Mert kardeşimin ilk kitabı, geleceğinin de olduğunu gösteriyor.
  Bozbalık ne kadar güzel bir yer. Yaylasında koştum, havasını içime çektim, deresine taş attım. Hatta köy meydanında döndüm durdum Ece ile beraber. ( Ece Duman kahramanımız.). Bir kar yağıyor sormayın, evin içinde soba yanmıyorsa soğuktan yataktan çıkmayı istemediğiniz bir ev düşünün. O evin verandasında hava alırken burnunuz donup düşebilir. Bir eğlenceleri var bu kadar insanın oraya gidebileceğini düşünemezsiniz. Kitabı yaşadım içine girdim, Mert Ofluoğlu öyle güzel tasvir etmiş ki, dalıp gitmemek, ağaçların arasında koşmamak mümkün değil.
  Bir de büyük şehrin ne kadar bunaltıcı olduğuna da değinmiş. İçinde yaşadığımız bu şehirler de  neleri kaçırdığımızı anlatmış bizlere. Kitabın içinden seçmeler yapmak istemedim, çünkü öyle bir bütün ki, ilk sayfasından son sayfasına kadar götürüyor sizleri. Hiç beklemediğim olaylar örgüsünde kendimi olayı çözmeye çalışan bir polis gibi hissettim, itiraf ediyorum çözemedim. Sonunda öğrendim neyin ne olduğunu.
  Tamam dedim bitti. Bitmemiş Mert bizi ikinci kitabın sinyallerini vermiş. Ters Düz oldum mu? Evet, oldum adı gibi okurken sonuna kadar, beklenmedik olaylar ve heyecanlar içinde buldum kendimi.
  Mert Ofluoğlu bunu bir dizi ya da sinema filmi yapmak istiyor. Olması muhtemel, dizi olsa izlenir. Ama "Mert sağlam bir yapımcı bulman gerekecek ya da onun sana gelmesi, maliyeti biraz kabarık olabilir. İstediğin oyuncularla hele of of :)" Okurken gözümde canladırdığım içine girdiğim bir şeyi dizi ya da film olarak düşünürüm. İşim gereği de sahneleri kafamda kurarım. Umarım gelecekte ekranda görürüz filmini belki de montajını ben yaparım belli mi olur. Yolun açık, ışığın bol olsun. Sevgili aileni senin gibi bir evlat yetiştirdikleri için, seni de ailene hayırlı bir evlat olduğun için tebrik ederim. Mutlu kalın.

16 Mart 2016 Çarşamba

NERESİNDEN TUTSAM OLMUYOR!

NERESİNDEN TUTSAM OLMUYOR!
  Ben siyaset yapmam, yapamam eğer bir konuda yeterince bilgim yoksa, bileni dinlerim, fikrimi söylerim. Şu sıra Adam Mutlu değil. Yazılar bir geliyor bir gidiyor. Neresinden tutsam olmuyor. Karalar bağladıktan sonra hepimiz kendi hayatımıza döndük mecburuz. Yakınımız dahi göçüp gitse bu dünyadan en fazla 1 bilemedin 2 hafta sürüyor yasımız.
  Trafikte ki araçlara temkinli davranıyorum şu sıra. Oğlumu bir yere götürmeye korkuyorum, bisiklet istiyor, yaşadığım yerlere bakıyorum, başka merkezlere gitmeyi göze alamıyorum. Duraklara bakıyorum sık sık, ya bende o durakta bekliyor olsaydım diyorum, ya benim canım orada olsaydı. Benim felsefem ayağa kalkmak üzere kurulu. Hayatın bir yerinden tutup ayağa kalkmak lazım. Endişe ile, korku ile yaşanır mı bu yalan dünya! Gelecek lazım bana oğluma verecek, yeni umutlar lazım. Her şey güzel olacak! demem lazım.
  Artık ses çıkaramaz olduk haksızlıklara. Sokağa çıkamıyor insan, tencere tava bile çalamıyorsunuz pencereden, indirebilirler her an sizi. Çıksanız ne olacak, kim dinliyor bizi, sizi. Ekmek derdine o kadar çok düştük ki, ben oyumu verdim ötesini boş verdim. Elden daha fazla ne geliyor ki! Sırf düşüncelerime uymuyor diye hayatımın teklifini reddettim. Şimdi pişman oluyorum sanırım. Baktığımda esnaf gibi olmak lazımmış. Yani güç kimde ise ona yakın dur. İşin hallolur gül gibi yaşar gidersin. Medya patronu gibi olmak lazım, iktidar kimdeyse ona yakın dur rating artar. Yok işte yapamıyorum, neysem oyum, ne eksik ne fazla. İyi olana yakın kötü olan uzak duruyorum. Hakkımsa istiyorum, değilse bana gelmese de olur diyorum. Bu kadar, zor değil insan olmak!
 Yazamıyorum, hikayemi anlatmaya elim gitmiyor şu sıra. Biraz daha essin rüzgar belki dağıtır kara bulutları üzerimden, biraz daha anı biriktiririm. Belki o zaman mutlu kalın diyebilirim.

14 Mart 2016 Pazartesi

ANKARA'DA HAYALLER PATLADI

Ankara da bomba  Bugün bambaşka bir şey yazacaktım. Dünümü karaya, yazımı kana buladılar. YGS vardı, dün hayaller vardı. Bir çok öğrenci ya da yetişkin hayallerinin peşinden heyecanla koştu sınava, oradaydım biliyorum. Eşim 10 yıl aradan sonra sınava girmek istedi onun da bir hayali vardı. Velisi olarak bekledim. İnsanların ne kadar heyecanla ve dalgın oluşlarını izledim.

 Dışarıda bir çocuk bahçesi vardı. Kitabımı okuyordum. Kulaklarım çocukların şen kahkahalarıyla mutluluk doluyordu. Gülümsüyordum onlara, düşe kalka oyun oynuyorlardı parkta. Ne güzel hayalleri vardı onların, Tek dertleri kuşları yakalamaktı.Onlar gibi uçmayı hayal ediyorlardı belki de.  Sonra kuzgunlar ötüşmeye başladı. Güvercinler sinyali almış gibi birden kaçıştılar, hepsi aynı anda anlaşmış gibi uçtu gitti. Korktu ufaklık hayalleri uçup gitmişti. Kuzgun, muzaffer bir sesle ötmeye başladı. Artık yemek onun hakkıydı güvercinler uçtu miniğin hayalleriyle.

  Gözlerim yerde ki izmaritlere takıldı. Çok kızdım, burası bir çocuk parkı, ne işi vardı bu pisliklerin burada. Oğlum ile parka gittiğimizde, soruyor bana "baba bu ne?" "Pis o babacım" diyordum. İçimden "pis insanların pis düşünceleri ile atılmış pislikler." Ne vardı hiç değilse onların temiz dünyasını pisletmesek mecbur muyuz çocuk parklarında sigara içmeye, hadi içtin çöpte mi yok kardeşim. Kuşlar geldi sonra, bir rüzgar esti dağıldı o kasvet, ayaklarımın dibinde ekmek kırıntılarını yiyorlardı. Miniğin hayalleri geri gelmişti. Yine peşlerine takıldı.

  Sınavdan çıktı eşim, hava da ne güzeldi. Gençler bazen gülümseyerek bazen somurtarak çıkıyorlardı sınavdan. Ankara'da hayalleri vardı ya da Ankara'nın dışına çıkacaklardı. Bir sınav daha bitti. Umutlarını bekler oldular. Güzel geçti dedi eşim, hadi hava alalım. Eymir'e gittik. Ne kadar da kalabalıktı. İnsanlar cıvıl cıvıl, kuşlar eşliğinde kimisi bisikletle, kimisi yürüyordu, temiz havanın tadını çıkararak. Soluklanalım dedik, oturduk gölün kıyısına. Sonra sanki bir kuzgun ötmüş de güvercinler dağılmış gibi gitti güzel hava, rüzgar çıktı, esiyor dedim, kara bulutlar dolanıyor, ağlayacak gökyüzü.

  Oğlum "Parka gideceğiz mi baba?" dedi. Hadi dedim yağmur yağmadan oynayalım. Hafta sonu parka gitmekti hayali. Defalarca kaydıraktan kaydık. "Bir daha, bir daha" diyordu. Sonra bulutlar rahat vermedi, eve gidin diyordu bize eve gittik.

   Tanıdık bir telefon geldi, "iyi misiniz?" diyordu. İyiyiz de ne oldu? Bomba patlamış Kızılay'da kızıl olmuş her yer, haberlere bakın dedi. Bakamadık. Zaten görüntü görsek ne, kızıl işte. Ankara' da Hayaller patladı dün. Bir sürü arkadaşım aradı. "İyiyiz" diyerek açıyordum artık telefonları. Başka bir kelime edemiyordum. Yutkunuyorum belki biraz da utanıyorum konuşurken. Evdeyiz bulutlar uyardı bizi, gitmedik bir yere. Orada olanlar bir kabus, bir korku filmi değildi, gerçekti. Acıydı, tarifsizdi.

  Yeni çocukları olmuş bir yakınımız o kadar üzgündü ki, evladını dışarı çıkarmak bile istemediğini söyledi. Kendimizi nasıl koruyacağız, evlatlarımızı. Allah kimseye evlat acısı vermesin. Orada evlatlar, anneler, babalar vardı.Sabır diliyorum onlara. Rahmet diliyorum hayatını kaybedenlere.

  Terörün cinsiyeti, rengi, ırkı yoktur. Terör yalnız başına bir lanettir. Adam Mutlu bugün mutlu olmayı başaramadı. Ayağa kalkmak için zaman gerekiyor. Daha taze acılar varken üzerine bir de Ankara'da hayaller patladı yine. Günlük konuşmalarda bile bir kasvet varken, yemeğin tadı yokken, sevginin arkasına sığınarak, sevginin ve hayatta olmanın şükrüne vararak geçiyor bir gün daha. Mutlu kalabilirsiniz umarım.

  

12 Mart 2016 Cumartesi

AŞK VE BAB-I ESRAR

"Gönül gözün kapandığı için, aklın sınırlarından çıkamıyorsun."

    "Çünkü aşıklar öyle bir dil ile konuşur ki, o dili ancak deliler anlar. Doğru senin işittiğin sözleri ben söyledim. Dopru bu tapınağı Sülayman Peygamberin başına yıkarım dedim. Ama ben o kuşa aşığım ve aşıkların yolu, kanunu, ahlakı yoktur. Onların tek yolu vardır Aşk. Onların tek yasası vardır, Aşk. Onların tek ahlakı vardır Aşk. Onlar sadece aşkın diliyle konuşur ilim ve aklın dili aşkın bu renkli dilinin yanında sönmüş bir ateş gibi cansız kalır."
 
  "Madde aleminin güneşi doğduğunda, mana aleminin güneşi kaybolur."
(Ahmet Ümit- Bab-ı Esrar)

www.ahmetumit.com
   Kitap okumak benim için keyif demektir. Çalışmadığım zamanlarda, tatillerde yaptığım bir hobi gibi. Blog hayatıyla birlikte bunun böyle olmadığını daha iyi anladım. Hayat evladımızla birlikte çabuk akıp gidiyor. Hobi bir kenarda kalmış, unutulmuştu. Onu tekrar geri kazanma yolunda emin adımlarla ilerliyorum. Artık oğlum yattıktan sonra, alıyoruz kitapları elimize.

  Kitap bloğu yazan arkadaşlardan çok güzel bir liste yaptım ve kitapları aldım. Aslında okuyamadığım kitaplarım vardı ama olsun çok güzellerdi dayanamadım. Hem blog yazıp, hem de kitabı olan arkadaşlar var, onlarında kitaplarını almaya başladım. Kafa Dergi Mert'in Ters Düz kitabıyla başlamış oldum.

 Ben kitap yorumu işini, bu konuda blog yazan arkadaşlara bırakıyorum. Size kitabı okurken, nasıl bir duygu yaşadığımı anlatmaya çalışacağım. Hangi kitap olduğunu yukarıda yaptığım alıntıdan biliyorsunuz.

  Geçtiğimiz yaz başlayıp yarıladığım 6 ay ara verdikten sonra, blog hayatıyla birlikte yeniden elime alıp tamamladığım Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar kitabından bahsetmek istiyorum.

  Kahramanımız Mrs. Karen, diğer adı Kimya, bir sigorta şirketinde çalışıyor ve bir soruşturma için yıllar önce kendisini ve annesini terk eden babasının memleketi Konya'ya gidiyor ve olaylar başlıyor. Ben mesnevi ile örülmüş, içinde Mevlana ve Şems geçen bu tarz kitapları çok seviyorum. Bu tarzda okuduğum ilk kitap Elif Şafak'ın Aşk romanı idi. Bittiğine üzüldüğüm bir kitaptı oda, çok zaman oldu yeniden bir ele almak lazım.

  Bazı yazılarımda, gönülden istemek lafını çok kullanırım. Gönlünüzden geçeni aklınız doğrulamaz, aklınızdan geçeni kalbiniz istemez ise iki ters istek hiç bir zaman bir olmayacak. Dervişler de gönül gözlerini açmak için, Allah yolunda bütün madde hayatını bırakırlarmış. Bu nasıl bir aşkmış ki, insanı mecnun edermiş. Tek başına kaldıramazlardı bu yükü ve bu aşıklar bir maşuk ararlarmış kendilerine. Yukarı da, kitaptan bir kaç alıntı vermek istedim. Okuduğumda tüylerimi diken diken eden.


  Her aşk iki kişinin arasında ki değilmiş demek ki, biz normal yaşantımızda ki aşk ile zor başa çıkarken, bu derin aşkın ağırlığıyla nasıl başa çıkardık bilemiyorum. İnsanın içinde ki gücü araması benim çok tekrarladığım bir olumlamadır. Bizler değerliyiz ve her şey bizim için var. Dert, üzüntü, kalp kırıklığı bizim için. İllaki madde alemini bırakmamıza da gerek yok. Kendimize ne kadar değer verirsek ve iyi insan olma yolunda ilerlersek hayat bize çok güzel imkanlar ve fırsatlar sunacaktır. Her bir birey içinde ki gücü ortaya çıkarabilir yeter ki bunun farkında olalım. Mutlu kalın.

10 Mart 2016 Perşembe

HOŞ GELDİNİZ!

blog ziyareti
  Önce Anne Güncesi, ardından Bahçe Perim beni haftanın blogu seçerek, blog ailesine katılmamı sağladılar. Bu etkinliği başlatan Dağınık Anne' de seçilenin bir Hoş geldin yazısı yazmasını istemiş sayfayı ziyaret edenler için.  Madem öyle Hoş geldiniz!
 Blogu açtım bir kaç yazı yazdım. Sonra bakıyorum, ne gelen var ne giden! Bu sırada başladım blogları gezmeye, ama nasıl! Bir o blog bir bu blog derken, dedim bu şahane yazılara bir yorum bırakmamak olmaz, işte o içten yazdığınız yorumlar, sizi birilerinin fark etmesine sebep oluyor. Öyle link filan da hiç yazmadım, bulmak isteyen buldu blogumu, bir de üstüne haftanın blogu seçilince, oh ne güzel başladı yorumlar gelmeye, bununla birlikte yazmak daha bir sorumluluk gerektirir oldu. Sanırım şu an için  80 e yakın blog takip ediyorum ve bunun yanında günde 20 tanesini okuyorum, ama çok hızlısınız biraz yavaş lütfen :) Sırf yorum yapmak için yorum yapmıyorum, ama zannetmeyiniz ki ziyaret etmiyorum, takip ettiğim her bloga yayınladıkları reklamlar dahil bir girip bakıyorum. Bu bana tekrar dan okuma aşkını kazandırdı ve kitap ile ilgili takip ettiğim bloglardan bir kitap listesi yaptım ve almaya başladım, zamanla okuyup okurken hissettiklerimi burada paylaşacağım.

 Ben blogu söyleyecek çok şeyim olduğu için açtım, bunları bir sıraya koydum ve fırsat buldukça yazıyorum. İnsan üstüne, aşk üstüne, kendimizi nasıl daha mutlu yapabiliriz üstüne yazılar yazıyorum, aynı zamanda kendi hayatımda yaşadıklarımı ve buradan çıkardığım dersleri sizlerle paylaşıyorum. Umarım okurken kendinizde bir şeyler bulursunuz ve ruhunuza bir parça dokunabilirim. Hoş geldiniz sefa geldiniz..

8 Mart 2016 Salı

İNSANLIK GÜNÜ


     Ben kahraman bir annenin iki çocuğundan biriyim. Kahraman diyorum annem için, zira kendisi babasız iki çocuk yetiştirip bugünlere getirdi. Küçükken kaybettiğimiz babamız gitmeden bize çok şey öğretti. Onunla ilgili daha sonra bir şeyler yazmak isterim. En önemli öğütlerinden biri annenize laf söyletmeyin, onu üzmeyen ona hayırlı evlatlar olun. Allah herkese evladın hayırlısını versin. Umarım hayırlı evlatlar olabilmişizdir.

İnsanlık günü   Kadınlar günü benim için her zaman  farklı olmuştur. Bilen bilir, sevgililer günü ile ilgilide bir şeyler yazmıştım. Biz millet olarak bu günlerin anlamlarını başka şekilde yorumlamayı çok iyi beceriyoruz. Blog da ki yazılarda gördüğüm kadarıyla hemen hemen herkes de aynı görüş hakim. İnsan olabilirsek önce, böyle günlere gerek kalmasa değil mi?
 
  Bugünün neden kadınlar günü olduğunu İnternet de ya da bloglar da bulabilirsiniz çok faydalı bilgiler var. O yüzden tekrar burada anlatmak istemiyorum. Emekçi kadınlara armağan edilmiş bir gün. Biz millet olarak o kadar fazla acıya şahit olduk ki, kadınlarla ilgili, bugünün içine haksızlıkları, eşitsizlikleri, ezilmeleri sığdırdık. Geçmişten gelen örfleri adetleri sürdürdü annelerimiz, nasıl yetiştiyse kendi, kız evladını da öyle yetiştirdi. Ben artık bu döngünün kırıldığına inanıyorum, inanmak istiyorum. 80' ler de doğmuş, bireylerin çoğunun, artık çocuklarını daha farklı yetiştirdiğini, onların yaşayamadıklarını kendi çocuklarında bir serbestlikle sağlayacaklarına inanıyorum. Yani sen kızsın ama güçlüsün, kendi başına da idare edebilir bir meslek sahibi olabilir, sevdiğin adamın yanında sadece onu sevdiğin için kalabilirsin fikrini verecek bu anneler. Ekonomik sebeplerden ya da toplum baskısından dolayı sevmediği bir adamın yanında hapis olmayacak bir kadın.
 
  Erkekler de adam olmayı bilecek, eğer adam olamıyorlarsa zaten hiç bir şey olamazlar.Kendisini sevmeyen bir kadını yanında tutmak niye? İstemiyor seni işte, neyine dokunuyor da üsteliyorsun, senin kas gücünün daha fazla olması kadına istemese de sahip olabileceğin anlamına gelmiyor ki. Kaldı ki sahiplik ne kadar çirkin bir söz değil mi? Affedin önce kelimelerimizden başlamalıydık kendimizi  düzeltmeye.

  Yaradan kadınlara doğurganlık özelliğini vermiş, her şeye kadir  olan Allah, neden erkeklere vermemiş bu özelliği..

   Benim kahraman anacım 28 yaşında kaybetmiş kocasını, iki çocukla gencecik bir anne, talibi çıkmış, çok evlenmek isteyen olmuş, ama annem istememiş. Baba değil de giden anne olduğunda babalarımız altından kalkamıyorlar değil mi, bir hanım gerek onlara. Buna çok şahit oldum, belki nadir babalar da vardır evlenmeyip kendisi yetmeye çalışan çocuklarına. Aklımız ermeye başladığında sorduk, "Annecim sen neden evlenmedin?". Hatırladığım kadarıyla aktarmak istiyorum sizlere cevabını:

   Babanız gittikten sonra ben üç kişiydim. Beni sevenin kocaman bir yüreği ve Peygamber sabrı olması gerekirdi. Bazısında vardı belki ben güvenemedim, evlatlarımı kimseye ezdirmek ve muhtaç etmek istemedim. Gözünden anlarsın oğlum, adamın hamurunda ne var gözünden anlarsın.!

  21 sene geçti hiç evlenmedi annem, bizleri evlendirdi, torunlarını seviyor şu sıralar, hala yanımızdadır, arkamızda değil yanımızda bizim yolumuzu gören bir yerde rehber olarak hayatımızda. O yüzden her kadın kahramandır benim gözümde, yücedir. Sevmeyi hak eder, sevilmeyi hak eder. Nazik davranılmayı hak eder. El üstünde tutulmayı hak eder. Anneye of bile denmez yazar, Kitabımız da boşuna değil ya!

  Genel olarak kadınlar, kendi başlarının çaresine çokta güzel bakarlar. İş erkeklerin eğitilmesinde, onların olaylara, kadınlara daha farklı bakmasında. Eşitiz değil mi? O zaman lafa geldiğinde eşit olmayalım, kadınlar içinde aynı şeyi söylüyorum, eşitliğinize sahip çıkın, istediğiniz zaman kadınlığın arkasına sığınmayın güçlü olmayı seçin, eğer bir erkeğe bir şey yaptırmak istediğinizde "Ama sen erkeksin" derseniz, eşitliği kendiniz bozmuş olursunuz. "Kadınlığın arkasına sığınmayın" cümlesini açıklama gereği duydum yanlış anlaşılmasını istemem.
   Siz güçlüsünüz, özünüzde birer kahramansınız. Elbet bir gün tüm dilekler gerçekleşecek. Kadın da olsa, erkek de olsa önce insan olmalı! Emekçi kadınlar günü kutlu olsun. Her gün insanlık günü olsun Mutlu kalın..

7 Mart 2016 Pazartesi

"EGO" SADECE BİR OTOBÜS DEĞİLDİR

  
  Cumartesi günleri bizim eşimle anne-baba saati zamanımız, bizim ufaklığı babaanneye bırakıp, aklımıza ne eserse onu yaparız. Akşamları da bizim sohbet zamanımızdır, masamızı kurar o haftanın kritiğini yapıp, yeni haftaya bir önceden bir şey bırakmadan başlarız. Çocuk olan evde anne baba birbirine zaman ayırmazsa ilişki biraz yıpranabiliyor, birazdan da fazla olma ihtimali var. Birbirini seven iki kalp uzak kalırsa, güneşten uzak kalan çiçekler gibi solar. Bir şekilde özel bir şeyler yakalamak gerek. Hayatın karmaşası ve sorumlulukları içerisinde mutlaka bir zaman ayırmalı ve özel kılmalı kalpleri. Evliyseniz ya da geleceği olan bir ilişki istiyorsanız egonuzu bir kenara bırakmalısınız. Nedir bu "Ego"? Ankara' da olanlar bilir, EGO Belediyenin otobüs işletmesidir. Tabi biz bundan bahsetmeyeceğiz :)

ego otobüs değildir.  Ego, baktığınızda bir çok tanım bulabilirsiniz. Duygu ve düşüncenin bir insanda ki hali. Kişinin kendisini her şeyden üstün görmesi, benlik duygusu gibi anlamları vardır. Burada bahsetmek istediğim hep ben, hep bana, en haklı benime sahip olan ego tanımıdır. İlişkinizde egonuz varsa burada biraz sorun yaşayabilirsiniz.

  Yazılarımda biraz uzmanmışım gibi yazdığımı fark ettim, bu konuda affınıza sığınıyorum, yaşadıklarımı ve tecrübelerimi anlatmaya özen gösteriyorum, bunun da didaktik bir dilden ziyade, tavsiye niteliğinde olmasına çalışıyorum. Bildiğiniz üzere insan sarrafı olmak biraz daha hayat tecrübesi ister. İyi bir insan olmak aslında hepimizin bildiği altın kurallardan geçiyor değil mi? Bir uzman değilim ama iyi insan olma yolunda ilerlediğimi düşünüyorum. Zaman zaman şöyle yapmalı, böyle yapmalı yazdığıma bakmayınız, ben ne yaptıysam onu yazıyorum. Bu sorunu yazmada tecrübe kazandıkça aşacağım sanırım, şimdi yazıya bir hikaye ile devam etmek isterim.

  Eski zamanlarda erkekler evliliklerinden yakınırlarmış, dedikodunun bol olduğu kahvehanelerde bunları tartışırlarmış. Aralarında örnek gösterecekleri Ahmet Efendi varmış. 20 senelik evliliklerini güllük gülistanlık yaparmış Ahmet Efendi, bir gün sormuşlar, "Ahmet Efendi sen şu evliliği kavgasız gürültüsüz nasıl sürdürürsün bize de söyle şu işin sırrını" demişler. Ahmet Efendi başlamış anlatmaya; "Ben eve giderken tepem atıksa fesimin püskülünü sol tarafa çeviririm, bizim hanımda bunu bilir. Ben eve geldiğimde eğer fesin püskülü sol taraftaysa, hanım bana hiç ilişmez yemeğimi koyar, çayımı verir, ayaklarımı uzatıp oturmama da ses etmez." demiş. "Peki yenge hiç mi kızmıyor, morali bozuk olmuyor.? "Olmaz mı!" demiş Ahmet Efendi. "Bizim hanım beline bir yemeni bağlar, canı sıkkınsa o yemeniyi başına bağlar, o zamanda bende hiç ses etmem, yemeğimi yerim, çayımı alırım, koltuğuma oturur, ona hiç bulaşmam" demiş. "Peki Ahmet Efendi, senin püskül solda, yengenin yemeni de başında ise ne oluyor?"

 " Kapıdan girdim, püskülüm solda, bakarım hanıma yemeni belindeyse, hızlı bir hareketle fesin püskülünü soldan sağa atıveririm demiş! İşte o zaman güllük gülistanlık oluyor hayatımız."

   Bu hikayeyi severim, olması gerekenin bir özeti gibi geliyor bana. Her zaman püskülün yerini değiştiren Ahmet Efendi değil tabi, yenge hanımda muhtemelen, hızlı bir hareketle, yemeniyi başından alıp beline bağlıyordur. Karşılıklı anlayış, biraz alttan almak, iki taraflı olacak tabi! Olayların seyrini de değiştiriyor. Egomuzu dizginleyebildiğimiz zaman,eve girerken dışarıda giydiğimiz kimlikleri dışarıda bırakarak, kendimiz olabildiğimiz zaman işler daha kolay oluyor.

  İlişkilerin başlıca sorunu çiftlerin birbirine verdiği, "Neyin var senin?" sorusuna verilen "Yok bir şey!" cevabı. Ben hayatımda bunu hiç kabul etmiyorum. Eğer birinden negatif bir enerji aldıysanız, o bunu zaten saklayamaz, mutlaka açık eder. Ya da sizin için de geçerli.  "Yok bir şey" benim için bir cevap değildir. Bir şey var ama şuan da konuşmak ve paylaşmak istemiyorum diyebilirsiniz.

  Sizleri sıkmadan yazımı bitireyim, mutlu kalın sevgiyle kalın..